T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI GİRESUN İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Kent Tarihi

Tarih Öncesi Dönem

Giresun, Doğu Karadeniz bölgesindeki şehirler içerisinde tarih öncesi dönemden itibaren iskân izlerine rastlanılan bir kenttir. Kılıç Kökten’in 1952’de yayımlanan araştırmasında şehirde dört tane mağara yerleşimi tespit edilmiştir. Bununla birlikte Samsun'da on sekiz, Ordu’da yirmi beş, Trabzon’da otuz dört, Gümüşhane'de yirmi iki mağaranın bulunması, bölgedeki prehistorik dönem iskânı sırasında Giresun ve çevresinin fazla rağbet görmediğini gösterir. Bunun en önemli sebebi olarak yöredeki tarih öncesi yerleşmelerin daha çok Kızılırmak-Yeşilırmak-Melet suyu ile Değirmendere nehri etrafında yoğunlaşması ve Giresun’daki akarsu kaynaklarının iç bölgeyle bağlantı sağlama hususunda yetersiz kalması gösterilebilir. Gümüşhane ise maden yatakları sebebiyle öne çıkmış olmalıdır. Rize ve Artvin’de hiç prehistorik dönem yerleşimine rastlanamaması bölgenin güneyinin beşerî tesise imkân vermeyecek bir coğrafî yapıda olması ve Giresun’un geride kalmasına zemin hazırlayan yukarıda bahsedilen sebepten kaynaklanmalıdır. Aynı yerlerde Neolitik dönemle birlikte elde edilen arkeolojik malzemelerden Orta Anadolu ve Karadeniz kıyılarındaki yerleşim birimleri arasında bu kaynaklar vasıtasıyla irtibat bulunduğu ortaya çıkmıştır. O sebeple Giresun’da rastlanılan en önemli ören yeri şehrin güneyinde, Yeşilırmak boylarına bakan kesimindedir.

Tarihî Kayıtlarda Bölgenin İlk Yerleşimcileri

Giresun’un ismi bilinen ilk sakinleri, Hititlerin çağdaşı olan Gaşkalardır. Bu topluluğun MÖ XVI. yüzyılın ortalarında bölgeye hâkim olduğu bilinmektedir. MÖ VIII. yüzyıl başlarına kadar devam eden bu dönem hakkındaki bilgiler Hitit kayıtlarıyla sınırlıdır ve onlar da genel itibariyle Gaşkaların kendilerine yaptığı akınlardan söz eder. Gaşkaların, bahsedilen devirde Dicle boyları ile Kızılırmak'ın alt kısmına inmesinden sonra Giresun, Orta Asya’dan gelen toplulukların hâkimiyeti altına girecektir.

Batıda başlayan, oradan da Türkiye’ye intikal eden çeşitli çalışmalarla ilkçağdaki bazı toplulukların menşei aydınlatılmaya çalışılmıştır. Bu topluluklar içerisinde Subarular, Sümerler, Kimmerler, İskitler (Sakalar), Etrüskler başta gelmektedir. Günümüze kadar süren bu çalışmalar neticesinde tarafsız ilim çevreleri, yukarıdaki toplulukların bilhassa da Kimmer ve İskitlerin Türklükle bir şekilde bağlantıları olduğu sonucuna varmıştır. İşte bu topluluklardan Kimmerlerin, MÖ 695’te İç Anadolu’nun yanı sıra Giresun’un da dahil olduğu Doğu Karadeniz bölgesine hakim olmasıyla bölgedeki Türk varlığı başlatılabilir. Yaklaşık bir yüzyıl devam eden Kimmer hâkimiyeti sırasında şehrin durumu hakkında, bölgeye koloni kurmaya çalışan Greklerin bu topluluktan çekindiği için yöreye gelemediği dışında kaynaklarda bilgi yoktur. Şebinkarahisar’daki bazı in ve mağaralardaki bir takım eserlerle Yukarı Görede ve Gelengeç köyleri arasındaki höyüğün Kimmerlerden kaldığı söylense de bu hususta ayrıntılı çalışma yapılmamıştır. Aynı şekilde Tirebolu adının bir Kimmer boyu olan Drillerden geldiği bilgisi de tarihî kayıtlarla desteklenmez. Kimmerler MÖ 585’ten itibaren İskit baskısı sebebiyle yeniden göç ederek Karadeniz’in kuzeyine çıkarak bölgeyi terk etmekle birlikte, bölgedeki Türk varlığı, İskit hâkimiyetiyle birlikte devam etmiştir. Grek kaynaklarından, bölgedeki İskit denetiminin Sinop’tan Trabzon’a kadar uzadığı anlaşılmaktadır.

Kolonizasyondan Selçuklu Hâkimiyetine Giresun

Doğu Karadeniz bölgesindeki İskit hâkimiyeti sürerken, ilki Sinop’ta olmak üzere yörede ticaret kolonileri kurulmaya başlanmıştır. Greklerin yanısıra Batı Anadolu’dan bölgeye gelen koloniciler, ticaretin yanısıra bölgedeki maden yatakları ile de yakından ilgilenmişlerdir. Dönemin tarih ve coğrafya kaynakları kolonicilerle, yöredeki İskit bakiyeleri arasındaki münasebetlerin ayrıntısına girmemekle birlikte özellikle Grek tarihçileri, kolonicilerle Türkler arasındaki çatışmalardan kısmen de olsa bahsederler. Bu dönemin diğer bir özelliği, günümüze kadar devam eden çeşitli araştırmalarla Doğu Karadeniz tarihinin bu kesiminin ilmî zeminden uzak, ideolojik ya da mitolojik esaslı değerlendirilerek seyrinden uzaklaştırıldığı devir olmasıdır. Yunanistan’da ve bazı Batılı çevrelerde yapılan çalışmalarda bölgedeki ticaret kolonilerinin kuruluşu İskit, hatta Kimmer öncesi döneme çıkarılarak yörenin tarihini Greklerle ya da Batı Anadolu’dan bölgeye göç eden unsurlarla başlatma eğilimi ortaya çıkmıştır. Bu saptırmada, döneme ait arkeolojik çalışmaların olmamasından faydalanan bazı araştırmacıların Yunan mitolojisi temelinde tarih yazması esas teşkil eder. Oysa başta Herodotus, Plinius, Arrianus olmak üzere tarih kaynakları kolonicilerden önce İskitlerin bölgede bulunduğunu açıkça kaydetmektedir. Bu kayıtları esas alan de Morgan, Lebeau gibi şarkiyatçılar, XIX. yüzyılın sonlarında Doğu Karadeniz bölgesinin ilk ahalisini Turanlı olarak adlandırarak bölgenin Türklüğüne atıfta bulunmuştur. Kaldı ki Yunan mitolojisinde de Terme ve Giresun adasında yaşayan İskit kadınlar topluluğu Amazonlardan uzun uzadıya bahsedilmektedir. O sebeple günümüzde çeşitli araştırma eserlerinde rastlanılan bu tür bilgiler, ilmî temeli olmayan iddialar olarak kabul edilmelidir. Bölgede kolonizasyon dönemiyle ilgili arkeolojik çalışmalar yapılması bu iddiaların tam anlamıyla cevaplanması bakımından büyük önem taşımaktadır. Samsun’da 2006’da tesadüfen bulunan İskit kurganı bu açıdan önemli bir işarettir. Giresun ve çevresinde yapılacak kazı çalışmalarıyla kolonizasyon öncesi döneme ait elde edilebilecek arkeolojik malzemeler, tarihî kayıtların doğrulanıp şehir tarihi hakkındaki çarpıtmaların önünün kesilmesini sağlayacaktır.

Kolonizasyon döneminde Giresun’un durumu hakkında kaynaklardaki bilgiler arasındaki çelişki, şehrin bu döneminin aydınlatılmasını oldukça zorlaştırır. İlk olarak Giresun’un isminin kaynağı hususundaki karmaşa çözümlenememiştir. Şehrin adının Grekçe kiraz anlamına gelen Kerasus’tan türemesi pek mümkün gözükmemektedir. Zira Grekler bölgeye yerleşmeye başladıklarında kendilerinden önce var olan yer isimlerini kendi dillerine uygun hale getirerek kullanmışlar, pek az şehre kendileri isim vermişlerdir. Başta A. Bryer-D. Winfield, P. Wittek olmak üzere çeşitli araştırmacıların yaptığı yer adlarıyla ilgili çalışmalarda, bütün Doğu Karadeniz sahili boyunca adının kökeni Grekçe olan en büyük yerleşim yerleri, Tripolis (Tirebolu) ve Pavrae (Bafra)’dır. Onun dışındaki bütün şehir isimleri, dolayısıyla Kerasus adı da Grekçe kökenli değildir; Grekler, kendilerinden önce kullanılan bir ismi bu hale dönüştürmüş olmalıdır. İkinci olarak Kerasus adlı şehrin bugünkü Giresun olup olmadığı hususu da pek açık değildir. Ksenophon’un yazdıklarına bakılırsa, 401’de İran ordusuna mağlup olan Grekler ülkelerine Karadeniz bölgesi üzerinden dönerken, Kerasus adı verilen şehir Trabzon’dan yalnızca üç günlük uzaklıktadır ve bugünkü yer olması mümkün değildir. M. Goloğlu’nun vurguladığı üzere, Pontos kralı I. Pharnakos’un (MÖ 190–169) günümüzdeki Giresun’da, kendi ismine izafeten Pharnakia isimli bir şehir kurduğu, bir asır sonra kolonicilerin burayı Kerasus olarak adlandırmaya başladığını düşünmek daha makuldür. Strabon’un miladın beşinci yılında tamamladığı eserinde Ordu’dan sonra Pharnakia isimli bir şehirden bahsetmesi, Kerasus’u ise Trabzon’dan önceki koloni olarak zikretmesi bu düşünceyi doğrular. Bu dönemle ilgili son bilgi kirliliği, şehirdeki koloninin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu hususundadır. Son dönemde yayımlanan bazı araştırmalarda Giresun’da kurulan ilk ticaret kolonisinin MÖ VIII. yüzyıla ait olduğu iddia edilmektedir. Oysa Grek kaynaklarında Kimmer ve İskit hâkimiyetleri sebebiyle bölgeye koloni kuramadıkları açık bir biçimde yazılıdır. Bu yüzden kentte böyle bir yapının inşası ancak İskit hâkimiyetinin zayıflama devresinde ortaya çıkabilir ki o da yukarıda iddia edilen tarihten en az iki asır sonra olmalıdır. Diğer yandan şehirdeki koloninin kurucuları konusunda da çeşitli isimler ortaya atılsa da kaynaklar, Giresun’da ilk ticaret merkezini kuranların Miletoslular olduğunu işaret etmektedir.

Giresun’daki ticaret kolonisi, Sinop ve Trabzon’dan sonra kurulmuştur. Araştırmacılar üçüncü koloninin Samsun mu yoksa Giresun mu olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürse de sonuçta bölgenin doğu ve batısındaki iki koloni arasında yeni bir ticaret merkezi olarak ortaya çıktığı açıktır. Ancak eskiçağdan itibaren bölgenin ticaret yollarının Samsun-Havza hattıyla İç Anadolu ve Mezopotamya’ya, Kop geçidinden Aras ve Fırat havzalarına, oradan da İran, Basra ve İskenderun körfezlerine bağlanması Sinop, Samsun ve Trabzon’un ticarî önemini artırırken, Giresun fazla gelişememiştir. Ksenophon’un, şehrin Sinop’a bağlı bir koloni olduğu yönündeki ifadesi de bu görüşü teyit eder.

Kolonileşme çağında Giresun’un ahalisi hakkında kaynaklarda yer alan bilgiler, Greklerin sadece ticaret merkezlerinde odaklaştığını, şehrin dağlık kesimlerinin ve çevresinin Grekçe konuşmayan topluluklar tarafından yurt tutulduğunu gösterir. Karyandlı Skylax’ın M.Ö. 508 ya da 506 tarihli kayıtlarından, Giresun’un doğusundaki dağlık alanda Mosinik, sahil kesiminde Tibaren ve Khalyb, batısında ise Assyrialılar yaşadığı anlaşılmaktadır. Yaklaşık bir asır sonra Ksenophon'un aktardıklarından, Mosiniklerin yer değiştirerek biraz daha batıya kaydıkları, şehir merkezinde Kolhlarla, daha batıda da yine Khalyblerin yaşadığı görülmektedir. Aynı yüzyılın sonlarında Mihridates hanedanı döneminde bölgenin demografik yapısı mevcut durumunu korurken, Strabon’un kayıtlarında, Khalyblerin şehrin dağlık kesimine çekildiği, burada Tibaren ve Makronlarla birlikte yaşadığı, Mosiniklerin ise şehrin doğu kesimini yurt tuttuğu görülmektedir. Plinius ise miladi birinci yüzyılın ortalarına ait eserinde bu topluluklardan yalnızca ikisinin, Tibaren ve Mosiniklerin şehirde bulunduğunu yazar. Yaklaşık altı yüzyıl boyunca Grek dilli olmayan halkların yurt tuttuğu bir şehir olan Giresun’un koloni çağındaki demografik yapısı böyle seyretmiştir. Yukarıda işaret edildiği üzere bazı Batılı araştırmacıların bölgenin ilk ahalisini Turanî ırktan sayması, onlardan sonra gelen pek çok bilim adamının bu toplulukları Türk kabul etmesine zemin hazırlamıştır. Aynı şekilde dilcilerin hazırladığı bazı çalışmalarda ilkçağda bölgede Peçenek ve Kıpçaklara ait çeşitli izler tespit edilmişti. Ancak elde bulunan tarihî malzeme, bu hususu aydınlatmaya yetecek vasıfta değildir. Diğer taraftan, Hititler döneminden sonra Giresun’un Türkler tarafından yurt tutulmaya başlandığı, Grek kolonicilerden önce bölgede Türklerin bulunduğu, yaklaşık altı yüzyıl boyunca şehrin Grek kökenli olmayan topluluklarca dolu olduğu da açıktır.

Giresun’un kolonizasyon döneminden XI. yüzyıl başlarına kadar olan tarihi hakkında kaynaklardaki bilgi azlığı sebebiyle bu devir yeterince aydınlatılamamıştır. Kolonileşme ile birlikte Giresun’un, bölgedeki diğer merkezler gibi bir şehir devleti olduğu tahmin edilebilir. MÖ VI. yüzyılda Trabzon’un, Perslerin on dokuzuncu eyaletine dahil olduğu bilinmektedir. Ancak Giresun’un bu hâkimiyet içerisinde yer alıp almadığı karanlıktadır. E. Janssens, coğrafî engellerden dolayı Pers yayılması esnasında Giresun’un bağımsızlığını devam ettirdiği görüşündedir. Ancak şehrin,  MÖ 334’te Makedonyalıların denetimine girdiği kaynaklarda yer almaktadır. Makedonyalı İskender’in MÖ. 323’te ölümünden sonra kurduğu devletin parçalanmaya başlaması sırasında, Giresun’un da içerisinde yer aldığı Doğu Karadeniz bölgesi, onun yardımcılarından Eumenes’in idaresine verilmişti. Bundan sonra İskender’in generallerinin hâkimiyet mücadelesine sahne olan bölge, Romalılara kadar, Amasya merkez olmak üzere MÖ 298’de ortaya çıkan ve İskender’in valiliğini yapmış olan İran kökenli Mihridates ailesi tarafından kurulan Pontos Devleti’nin sınırlarına dahil olmuştur. Anadolu’yu Romalılara karşı savunan bu ailenin ve kurdukları devletin Greklikle, Yunanlılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Bazı çalışmalarda MÖ I. yüzyılın sonlarında yıkılan bu devletle Milli Mücadele sırasında çıkan Pontus isyanı arasında bağlantı kurulması ve binlerce yıllık bir hayalin yeniden canlandırıldığı yönündeki bilgiler, Giresun tarihinin yanlış yazılan kısımlarından birisidir. MÖ 183’te Mihridateslerin şehre hâkim olmasından sonra Giresun, önemli bir madencilik merkezi haline gelmeye başlamıştır. Yörede Pharnakia isimli şehrin kurulması da bu yıllarda olmuştur. Ancak bu hâkimiyet uzun süreli olmamış, MÖ 172’de Romalılar kenti zapt etmiştir. Zaman zaman iki taraf arasında el değiştiren şehir, MÖ 47’de Romalıların Mihridatesleri bozguna uğratmasından sonra nihaî olarak Roma İmparatorluğu’nun sınırlarına dâhil olmuştur. Bölgedeki Roma ordularının, İskitlerin saldırılarına maruz kaldığı yönündeki kayıtlar, Giresun ve çevresinde Türk varlığının Roma döneminde de devam ettiğini gösterir. Diğer yandan, Romalı kumandan Lukullus’un MÖ 70’de Giresun’dan götürdüğü kiraz fidanları ile Avrupa’da bu meyvenin tanındığı yönündeki kayıt da dikkat çekicidir. Dört asırdan fazla bir süre devam eden bu hâkimiyet, 395’ten sonra ikiye ayrılan İmparatorluğun doğu kanadı, yani Bizans İmparatorluğu tarafından devam ettirilecektir. Bölgedeki Bizans hâkimiyetiyle ilgili kaynaklarda genel itibariyle Trabzon’un yer aldığını, bu sebeple bahse konu dönemde Giresun’la alakalı bilgilerin sınırlı olduğunu vurgulamak gerekir. Bu dönem içerisinde X. yüzyılda Trabzon merkez olmak üzere kurulan Kaldia eyaletine bağlanan Giresun’un Grekçe bilmeyen ahalisi, İmparatorluğun VI. yüzyılda Hristiyanlığı resmî din, Grekçe’yi de ibadet dili haline getirmesinin sonucunda önemli ölçüde asimile olmuştur. Böylece Ortodoksluk potasında eriyip giden bu topluluklar, daha sonra Rum adıyla anılan unsur içerisinde varlığını sürdürmüştür. Bölgedeki Bizans hâkimiyeti XI. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar devam ederken, bu dönemde başlayan Oğuz yerleşimi, şehrin bugünkü etnik ve sosyo-kültürel yapısının da şekillenmesine zemin teşkil etmiştir.

Selçuklular Dönemi

Giresun’un Türk yurdu olması sürecinde 1071 Malazgirt Zaferi dönüm noktası olmuştur. Zira bu savaştan sonra Marmara kıyılarına kadar olan bölgeye yayılan Türkmenler, Giresun şehrinin güneyindeki dağlık bölgeyi de yurt tutmaya başlamışlardır. Kalabalık Oğuz boyları Doğu Anadolu’dan Orta Anadolu'ya gelirken kuzeyden güneye doğru takip ettikleri güzergâh içerisinde, Çoruh nehrinin kaynağından itibaren Karadeniz sahilinde Giresun'a kadar uzanan yöre büyük önem taşımaktaydı. İkinci yol ise bütün Yeşilırmak havzasını kapladıktan sonra aşağı Kızılırmak bölgesine ve Batı Anadolu içlerine kadar uzanmaktaydı. İşte bu iki yol üzerinde bulunan Giresun’un kırlık kesimi, Malazgirt Zaferinin hemen ertesinde Türk siyasî teşekkülleri tarafından ele geçirilmeye başlanmıştır. Danişmendli Beyliği 1071–1175 yılları arasında Niksar merkez olmak üzere kurulup Türk hâkimiyetini Ankara-Çankırı-Kastamonu çevresine genişletmeye çalışırken Orta Karadeniz bölgesinin güney kesimlerini de hâkimiyet sahasına katmasını bilmiştir. İlk fetihler sırasındaki bilgiler açık olmamakla birlikte Samsun şehrinin surlarına dayanan Danişmendli hâkimiyetinin, doğuda Ordu ve Giresun’un güneyindeki kırlık sahayı da içine aldığı anlaşılmaktadır. Giresun’da günümüze kadar varlığını devam ettiren Danişmendli adını taşıyan köyler bu dönemin izi olmalıdır. Ancak Türkiye Selçukluların bölgede siyasî birliği sağlamasından sonra Giresun’daki Türk iskânının daha da hız kazandığı görülmektedir. Bu gelişmenin bir neticesi olarak Sultan II. Kılıç Arslan (1155–1192) devrinde, Samsun-Trabzon arasındaki kırlık bölgenin tamamen Selçukluların denetimine girdiği Bizans kaynaklarında yazılıdır. Türkmen iskânı sırasında neden Giresun şehir merkezinin tercih edilmediği ve bunun için faaliyette bulunulmadığı sorusunun iktisadî ve sosyal olmak üzere iki temel cevabı vardır. İktisadî olarak hayvancılığa dayanan yarı-göçebe hayatını Türkiye’de de sürdüren Türkmenler, geçimlerini temin edebilmek için geniş hayvan sürülerini otlatılabileceği, kışlak, yaylak, güzlek yaşantılarını devam ettirilebilecekleri mekânlara ihtiyaç duymaktadırlar. Giresun’un güneyindeki kırlık bölge onların bu hayat tarzına uygunken şehir merkezinde ihtiyaçlarını görecek düzlük alan yoktu. Sosyal bakımdan deniz ve nehir kenarlarında oturmayı sevmeyen konar-göçer Türkmenler rutubetsiz, fazla sıcak olmayan, aynı zamanda yalçın tepe ve dağların üzerlerinde yer almayan mevkileri yurt tutarlardı. Giresun şehri bu bakımdan onlar için adeta bataklık kadar nemliydi. O sebeple tıpkı çevredeki diğer kent merkezlerinden uzak durdukları gibi Giresun’a da yerleşmemişler, fakat buralardan elde edilen ticaret gelirinden pay almak suretiyle bölgedeki yüksek hâkimiyetlerini devam ettirmişlerdir. Bu dönemde Giresun şehri, Bizans’ın Doğu Karadeniz valisi iken Malazgirt’ten sonra bağımsız hareket etmeye başlayan Gabras ailesinin denetimi altındadır. XII. yüzyılın sonlarına kadar çevresindeki Türk siyasî teşekküllerine elde ettikleri ticaret gelirinden pay veren Gabraslar, bu suretle bölgedeki varlığını devam ettirmesini bilmişlerdir. Selçuklu hâkimiyetinde bölgeye yerleşen Oğuz boylarının hatıraları, Giresun’un çeşitli kesimlerinde bugüne kadar yaşamaktadır. Yüreğirboyundan ismini alan İregür (Karademir) ve Kabaköy (Gürköy), Bayındır boyundan Payundur, Karaevli boyundan Küçük Karalı ve Büyük Karalı, Çavuldur boyundan Çandır, Yazgır boyundan Uzgur, Uzkara köyleri bunların birer örnekleridir.

Giresun’daki Oğuz yayılması devam ederken Gürcistan’dan Doğu Karadeniz bölgesine yayılan Kıpçakların Giresun’a kadar uzandığı, bölgedeki yer isimlerinden anlaşılmaktadır. 1118’de üç yüz binin üzerindeki kalabalık bir nüfusla Don-Kuban boylarından Gürcistan’a göç eden Kıpçaklar, ülkedeki Selçuklu hâkimiyetine son verdikten sonra kendilerine vaat edilen topraklara yerleşmek suretiyle kuzeydeki Rus baskısından kurtulmuşlardı. Ancak XIII. yüzyılın başlarından itibaren devlet yönetiminde üst düzey görevleri ele geçiren Kıpçaklarla Gürcü soyluları arasında baş gösteren çekişme, bazı Kıpçak boylarının batıya, Trabzon ve çevresine göç etmesine zemin hazırlamıştı. Bölgede Komnenos hâkimiyeti devam ederken başlayan bu göç, Giresun ve çevresinde de etkisini göstermiş, Vakfıkebir’den batıya doğru yayılan Kıpçak boyları, Espiye, Tirebolu, Korgan’ı yurt tutmuştur. Bizans kaynaklarında Kıpçaklara verilen Kuman ismiyle anılan Espiye'deki Kumonovacık, Tirebolu'daki Kumanyurdu yaylaları, Alucra'daki Koman deresi, Koman tepesi ve Koman köyü, bu göçün bir hatırası olarak günümüze kadar yaşamaktadır. Bunların yanı sıra yer adlarıyla ilgili yapılmış çeşitli araştırmalarda Dereli’deki Tana Deresi’nin, Alucra ve Görele’deki Karabörk köyünün, Keşap’taki İnece köyünün Kıpçak oymaklarından ad aldığı yazılıdır. Bölgeye geldiğinde Hıristiyanlığı benimsemiş olan Kıpçaklar, Osmanlı döneminde de bu din üzere varlıklarını sürdürmüşlerdir.

 Giresun ve çevresindeki Türk iskânı bu seyirde gelişirken, 1204’te, IV. Haçlı seferi sonucunda İstanbul’un Latinlerin eline geçmesi, Doğu Karadeniz bölgesinin siyasî yapısını da önemli ölçüde değiştirmiştir. Bizans İmparatorluğunu yüz altı yıl idare eden Komnenos ailesine mensup Aleksios ve David isimli iki genç, sığındıkları halaları Gürcü Kraliçesi Tamara’nın askerî ve siyasî desteğiyle bu yılın Nisan ayında Trabzon’u ele geçirmiş, buradan Karadeniz Ereğlisine kadar olan bölgede, tarihte Trabzon Rum Devleti adıyla bilinen devleti kurmuşlardır. Giresun şehri de bu devletin ikinci önemli şehri olarak yaklaşık iki asır Komnenosların idaresinde kalmıştır.

 Hacı Emiroğlu Beyliği Dönemi

 1243 Kösedağ Savaşından sonra Türkiye Selçuklu Devleti’nin gerilemeye başlaması, aynı yüzyılın sonlarında da çöküşe geçmesiyle birlikte Doğu Karadeniz bölgesinde bağımsız Türk siyasî teşekkülleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemle birlikte, Giresun ve çevresindeki Türk yerleşiminin mahiyeti hakkında somut bilgiler elde edilmeye başlanır. XIV. yüzyılın başlarında ülkedeki Moğol hâkimiyeti sonlandığında, Giresun’un çevresi Türk beylik ve devletleriyle çevrilmişti. Samsun ve civarı ile Bayburt Eretnalıların eline geçerken, Niksar merkez olmak üzere Samsun’un güneyine kadar yayılan Taceddinoğulları, Samsun ve çevresinde Kubadoğulları, Taşanoğulları, Bafra Beylikleri, Erzincan’da ise Uygur Türkü Mutahharten’in beyliği ortaya çıkmıştı. Rize’nin Furtuna deresi ve doğusunda Ahıska’ya kadar olan bölgede de Moğollardan yöreyi alan Kıpçaklar bağımsız bir atabeylik kurmuştu. Komnenoslar ise Ordu, Giresun, Trabzon ve Rize’ye hâkim durumdaydı. Ancak bu hâkimiyet sadece şehir merkeziyle sınırlıydı. Grek kaynaklarından XIII. yüzyılın sonlarına doğru Ordu bölgesini ele geçirdiği anlaşılan Hacı Emiroğulları Beyliği, Sinop Çepnileri tarafından kurulmuş olup ortaya çıktığı dönemde sınırları, Terme'den doğuda güneye kıvrılarak sahile ulaşmadan Ordu ve Giresun'un yaslandığı tepelere kadar uzanmaktaydı. Trabzonlu kilise tarihçisi Panaretos’un kayıtlarından bölgedeki Çepni varlığının Komnenoslar üzerinde büyük tedirginliğe sebep olduğu ve Giresun şehrini tehdit altına alan Hacı Emiroğulları’na karşı Kral II. Aleksios (1297–1330)’un 1302 yılında sefere çıktığı, büyük çabalardan sonra yörede hâkimiyetini yeniden tesis edebildiği yazılıdır. Bu dönemde Giresun, Komnenoslar açısından büyük önem taşımaktadır. Zira 1214’te Sinop’ta yapılan antlaşma gereğince Samsun’dan Trabzon’a kadar olan bölgenin idaresi, vergi ödeme ve istenildiğinde asker gönderme karşılığında Türkiye Selçukluları tarafından Komnenoslara verilmiştir. II. Joannes (1280–1297) döneminde Ordu’nun Çepnilere bırakılmasından sonra, Giresun, Trabzon Rum Devleti’nin elindeki ikinci önemli şehri haline gelmişti. II. Aleksios’un bölgeye sefer düzenleyerek hâkimiyetini yeniden tesis etmesinin sebebi, Trabzon üzerine yönelecek Türkmen tehdidinde Giresun’un hayatî öneme sahip bir savunma hattı olmasıdır. Ancak bu tedbir de yeterli olmamış ve Hacı Emiroğulları, 1313’ten itibaren Komnenoslar üzerine akınlar düzenlemeye başlamıştır. 1357’ye kadar aralıklarla devam eden bu akınlarda Trabzon surları önüne kadar uzanan Çepni kuvvetleri düzenli aralıklarla Komnenosların bölgedeki nüfuz alanını daraltarak hâkimiyet sahasını genişletmeyi başarmıştır. Bu baskıyı güçle bertaraf edemeyeceğini gören II. Aleksios, 1358'de, kız kardeşi Theodora'yı, Hacı Emir Bey ile evlendirerek iki taraf arasında akrabalık bağı kurmuş, böylece varlığını devam ettirmeyi amaçlamıştır. Bezm u Rezm’de ve Panaretos kroniğinde yer alan kayıtlardan, kralın bu amacına ulaştığı ve aynı asrın sonlarına kadar iki taraf arasında herhangi bir çatışma olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak Hacı Emir’den sonra başa geçen Süleyman Bey döneminde iki taraf arasındaki münasebetler yeniden bozulmuş, bölge tarihinde bir ilk gerçekleşerek 1396/1397'de Giresun fethedilmiştir. O döneme kadar hiçbir zaman Müslümanların eline geçmeyen bu kaleyi alması, Süleyman Bey’in ve beyliğinin İslâm dünyasındaki ve Türkiye’deki itibarını oldukça arttırmıştır.

 Süleyman Bey'in fethinden Osmanlı hâkimiyetine girene kadar Giresun’un durumu hakkındaki tek kaynak Clavijo Seyahatnamesidir. Timur'a elçi olarak giden İspanyol elçisi Ruy Gonzales de Clavijo, 1404'te Hacı Emiroğullarının hâkimiyet alanını Tirebolu’ya kadar genişlettiğini ve yaklaşık on bin askerleri olduğunu yazmaktadır. 1362-1363'te Trabzon'da altı bin civarında nüfus olduğu göz önüne alınırsa, elli binden fazla bir nüfusa sahip olan Hacı Emiroğullarının, Giresun’un Türk yurdu haline gelmesinde ne derecede rol oynadığı anlaşılabilir. Batılı araştırmaların neredeyse tamamında Trabzon’daki Komnenos idaresi “İmparatorluk” unvanıyla anılırken Hacı Emiroğulları beyliğinin önemsiz bir siyasî teşekkül olarak kabul görmesi, tarih anlayışının yeniden gözden geçirilmesi bakımından da çarpıcı bir örnektir.

 1404 yılına ait bu kayıttan Trabzon Osmanlı hâkimiyetine girene kadar geçen zaman diliminde Giresun’un konumu ve Hacı Emiroğlu beyliğinin bölgedeki varlığı konusu aydınlatılmaya muhtaçtır. Kaynaklardaki bilgi yetersizliğinden, bahsi geçen konularda sadece bazı tahminler yürütülmektedir. Bu hususta çaba harcayan F. Sümer, F. Emecen gibi tarihçiler, Süleyman Bey’den Osmanlı Devleti tarafından ilhak edilene kadar beyliğin akıbetinin meçhul olduğunu, Giresun’un Hacı Emiroğullarının elinde ne kadar kaldığının tam olarak bilinemediğini, ancak kentin Osmanlılar ele geçirmeden Komnenoslar tarafından geri alındığını ifade ederler. Nitekim şehrin Trabzon’un fethi sonrasında Osmanlı hâkimiyetine girmesi son hükmü doğrular. Giresun’un batı kesimi ise 1427-1428’de Osmanlı Devleti’ne dâhil olmuştur.

  Giresun’un Türk yurdu haline gelmesinde büyük katkısı bulunan Çepnilerden kalma yer isimlerine bugün şehrin her tarafında rastlanılabilir. Aynı şekilde günümüzde Çepni ya da ondan türetilmiş aile adlarını taşıyanlar halen yörede varlığını devam ettirmektedir. Osmanlı Devleti döneminde tesis edilen idarî yapılanmada bölgenin Çepni vilayeti olarak nitelendirilmesi de bu Oğuz boyunun Giresun’daki varlığının tarihî bir izi olarak kayıtlardaki yerini almıştır.          

    Osmanlı Dönemi

Osmanlı idaresi altında Giresun bir liman şehri olarak gelişme gösterdi. Bu dönem boyunca zaman zaman bazı önemli olaylarla karşı karşıya kaldı. XVI. yüzyılın sonlarına doğru görülen eşkiyalık hareketleri Giresun ve yöresini de etkisi altına aldı. Daha bu yüzyılın başlarında Giresun'un Çepniler'le meskûn dağ köylerinin bir kısım halkı Safevî propagandasının tesiriyle İran'a kaçmıştı. Yüzyılın son çeyreğinde ise Pazarsuyu kazasında toplanan otuz kadar medreseli (suhte) etrafta eşkiyalıkta bulunarak Giresun'da pek çok yeri basıp yağmalamışlar ve bunlar has voyvodası Zünnun'un yöreden topladığı il erleri vasıtasıyla 1574 yazında bertaraf edilmişlerdi. 1586 ve 1587'de sehirde muhafiz olarak bulunan yeniçeriler bazı karışıklıklar çıkardılar. 1594'te bu eşkiyalık hareketleri had safhaya ulaştı, yöreden 200 hane "terk-i vatan" etti. XVII. yüzyıl başlarındaki bu tür sıkıntılar ve çeşit gruplarının faaliyetleri halkın merkeze başvurmasına yol açtı. Ordu bölgesinden Hacı Samlu, Giresun Kalesi’ni kuşatmış. Bu tehlike Seyyid Mehmed Paşa'nın gayretiyle atlatılmıştı. 1634’te ise Kazaklar, Giresun yöresini yağmaladı. Evliya Çelebi, Kazakların Giresun karşısındaki adaya kayıklarını saklayarak saldırdıklarını belirtir. 1683'teki Viyana Seferi için 300 er gönderen Gire­sun, XVIII. yüzyılın ikinci yarısına doğru bölgede etkili olan ayanın mücadelesine sahne oldu. 1756'da Canik muhassılı olan Süleyman Paşa ve kardeşi Ali Bey 12.000 kadar kuvvetle şehri basıp yağmaladılar. Kaleye kapanan halk yirmi üç gün süren kuşatmadan oldukça etkilendi. Bu sırada şehir yakıldı. Mallar gemilerle Samsun'a taşındı. Söz konusu tahribatin izleri kolay kapatılamadı. Hemen ardından devlet tarafindan takibata uğrayan idam mahkûmu iki ayân ka­leye sığındı ve kendilerini kuşatan Canikli Ali Bey'e altmış gün kadar direndikten sonra ele geçirildi. 1789'da başlayan savaş dolayısıyla Soğucak ve Ana­pa taraflarına gitmekle görevlendirilen bölge ayân arasında Giresun yöresindekiler de vardı. Bu dönemde şehirde dizdar Laçinoğlu Hacı Mustafa nüfuz tesis etmisti. XIX. yüzyılın ilk çeyreğindeki Tuzcuoğulları isyanı Giresun'un da içinde bulunduğu bölgeyi etkiledi. Bunlara katılan Laçinoğulları 1816'da Giresun'a tam olarak hâkim oldular. II. Mahmud'un gönderdiği iki firkateyn ile bir korvet Gi­resun önlerine gelerek yeniden kontrolü sağladı. Şehir asıl önemli olayları Milli Mücadele döneminde yaşadı. İşgale uğramamasına karşılık Ruslar'ın Trabzon'u alıp Harşit'e kadar ilerlemesi şehirde büyük bir endişeye yol açtı. Yörede Pontus Rum Devleti kurmaya yönelik hareketler, Rum çetelerin faaliyetleri ve bun­lara karşı direniş pek çok karışıklığa sebep oldu. Direnişi örgütleyen belediye reisi Topal Osman Ağa önemli faaliyetlerde bulundu. Giresun askerlik şubesi başkanı ve Türk dili, kültürü hakkında yazıları olan Hüseyin Avni Bey de bu mücadelede rol oynadı. Cumhuriyet döne­minde vilayet merkezi haline getirilen (1923) Giresun'un Rum nüfusu Lozan Antlaşması sonrasında yapılan mübadele ile burayı terk etti.

Fizikî, Sosyal ve Kültürel Yapı

Osmanlı hâkimiyetine girişine kadar müstahkem bir kale olarak önemini koruyan, Antikçağ'da madenleriyle ün yapan ve denizindeki balıkları övülen Giresun, nisbeten korunaklı limanı ile de Doğu Karadeniz bölgesindeki birkaç askeri üsten biri olmuştur. İlkçağ yazar ve coğrafyacılarının verdikleri bilgiler şehrin bu özelliğini aksettirmektedir. Ortaçağ'a doğru Pontus bölgesinde fındık ticaretiyle ön plana çıkan, iç kesimlerdeki Karahisar'la yol bağlantısı olan ve bu kesimin hububatının ve madenlerinin ihraç limanı özelliği kazanan Giresun, Ortaçağ'da dokuma mamulleri ve sap ihracıyla dikkati çeken bir kaleşehir durumundaydı. Bu dönemde yerleşme, denizden 100 m. yükseklikte volkanik kayalar üzerindeki kalenin hemen etrafına ve doğusuna doğru gelişmeye başlamıştı. VII. ve VIII. yüzyıllarda burada Bizans'a ait resmi bir ticaret bürosu vardı. Bizans idaresi altında XI. yüzyıldan itibaren bir metropolitlik haline geldi. 431'den 1673'te Trabzon'a nakledilmesine kadar piskoposluk görevinde bulunan altmış kişinin adları bilinmektedir. Bizans döneminde gösterişsiz bir yer olmakla birlikte kültürel açıdan hayli hareketli bir dini merkezdi. Nitekim bura­da incil nüshalarının çoğaltılması işiyle uğraşan hattatlar vardı. Trabzon Rum imparatorluğu döneminde bölgedeki ikin­ci önemli merkez haline geldi ve civardaki Türkmenler'e karşı imparatorluğun batı ucunda müstahkem bir kale oldu. Hatta Türk fethini bildiren Bezm u Rezm'de burası, son derece sağlam ve o zamana kadar hiçbir Müslüman topluluğun ele geçiremediği bir kale olarak anlatılır. Schiltberger Karadeniz bölgesindeki şehirleri sayarken Samsun ve Trabzon'un yanında Giresun'un da (Kureson) adını zikreder. Bu da şehrin belirli ve bilinen bir merkez olduğunu gösterir. Katalan elçisi Clavijo ise 9 Nisan 1404'te gördüğü şehrin sahilde yer aldığını, evlerinin de­nize dönük olduğunu belirtir. Bu ifadelerden, daha XIV. yüzyıl sonlarında bura­da sivil yerleşimin bulunduğu ve kalenin doğusundaki denize inen yamaçta limana doğru evlerin sıralanmış olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı hâkimiyeti döneminde de bu durumunu koruduğu bili­nen Giresun bir kale-şehir ve liman ola­rak tedrici bir gelişme gösterdi.

Osmanlı dönemi Giresun'u hakkında en ayrıntılı bilgiler, XV. ve XVI. yüzyıllara ait Trabzon sancağı tahrir defterlerinde yer alır. Bu defterlerden en erken tarihli olanına göre 1486'ya doğru yerleşmenin kale içinde ve hemen civarında olduğu, askeri vasfın ön plana çıktığı bir şehir özelliği gösteren Giresun 114 nefer, yirmi iki bive (dul) Hristiyan nüfusa sahipti. Bunlar kaleyi tamir etmek, Giresun'dan geçen gemilere kılavuzluk yapmak şartıyla her türlü vergiden muaf tutulmuşlardı. Bu durum Osmanlılar'ın şehri barış yoluyla teslim aldığını gös­terir. Kalede muhafızlar dışında dört si­vil Müslümanın adı defterde kaydedilmiştir. Giresun'un ilk Müslüman sivil sakinleri olan ve her biri eski tımar sahibi bulunan bu şahıslar Çepni Ali, Canikli Hamza, İbrahim, İsa oğlu Ali idi. Kalede ise dizdar Kalkandelereli Yusuf’un idaresinde otuz kadar muhafız görev yapıyordu. Bu muhafizların bazılarının isimleri altında Niğbolu, Manastır, Üsküp, Sofya, Semendire, Selanik, Kesriye ve Kefeli olduklarına dair kayıtlar bulunmaktadır. Bu rakamlara göre şehirde 600–700 kişi­nin yaşadığı tahmin edilebilir. Bunların hepsinin kale içinde oturup oturmadığı belli olmamakla birlikte kale dışında sahile doğru uzanan evlerde ikamet ettikleri söylenebilir.

1515'e doğru şehrin nüfusunda artış oldu. Bu sırada şehirde yirmi altı hane, beş mücerred, iki mütekaid sipahiden ibaret Müslüman nüfus yaşıyordu. Bun­lar civardan gelip şehre yerleşmişlerdi. Aralarında Çepni, Trabzonlu, Bayramlı nisbeli sahışların bulunuşu bu iskânın yönünü tayin eder. Öte yandan Hristiyanlar da üç grup halinde kaydedilmiş olup bunlardan 103 hane, otuz altı mücerred, kırk bive eskiden beri şehirde ikamet edenlerden (kadimi raiyyet) oluşuyordu. Altmış üç haneden ibaret ikin­ci grup sonradan gelip buraya yerleşmişti. Elli beş hanelik diğer grup ise es­ki Hristiyan halka hizmet etmek üzere buraya getirtilen ve sonradan bu mükellefiyetleri kaldıranlardan müteşekkildi. Bu sonuncular Trabzon, Rize, Akçaabat, Sürmene, Of, Yomra, Pazar gibi yerlerden sürülerek sehirde iskân edilmişlerdi. Bunların içinde eskiden köle statüsünde iken da­ha sonra bağışlananlar, hatta "Rus" nisbesiyle kaydedilenler de vardı. Muhtemelen bunlar, Giresun'u iktisadi bakımdan desteklemek üzere Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'daki sancak beyliği sırasında getirtilmişlerdi. Nitekim babası ile anlaşmazlığa düşen Selim, oğlu Sü­leyman (Kanuni) için sancak istediğindekendisine teklif edilen Giresun, Kürtün ve Şiran’ın gelirlerinin düşük olduğunu, Giresun'un bir kaleden ibaret olup has gelirlerine yarar bulunmadığını, dağlık olan yöredeki köylerde birbirine bitişik bir evin dahi yer almadığını belirtmişti. Dolayısıyla herhangi bir ihtimale karşı, özellikle şehzadenin oturabileceği bir yer vasfını haiz Giresun'u nüfus ve ekonomik açıdan desteklemek üzere bölgeden hem Müslüman hem de Hristiyanların buraya naklini sağlamaya çalıştığı ileri sürülebilir. Bu tayin gerçekleşmemekle birlikte alınan tedbirler Giresun'un gelişmesine zemin hazırlamış olmalıdır. Nitekim şehirde otuz kadar kale muhafızı ile beraber 1515'e doğru toplam nüfus 1500'e ulaşmış ve ilk tahrire göre aradan geçen yir­mi yirmi beş yıllık süre içinde nüfus üç kat artış kaydetmiştir. Bu artışın şehrin fizikî açıdan büyümesine de yol açtığı, sahil kesiminde yeni iskân mahallerinin ortaya çıktığı, Selim'in inşa ettirdiği caminin de Müslüman iskânını yönlendirdiği söylenebilir.

Giresun'un nüfus yapısı 1554'te 1515'’teki durumla benzerlik gösterir. Müslümanlar otuz üç hane, on üç mücerredden ibaretken yine üç grup olan Hristiyanlar 214 hane, doksan dört mücerred nüfusa sahipti. Bu dönemlerde Giresun Kalesi'nin iç ve dış surları deniz kenarına ka­dar inmekteydi. Kalede 1515'te altı ka­dar top, yirmi sekiz tüfek, üç mancınık, yirmi sekiz yay vardı. 1556 tarihte bir kayda göre dört beş kadılığın halkının barınabileceği, herhangi bir tehlike anında 5–10.000 kişinin sığınabileceği müstahkem bir kale özelliği taşımaktaydı

 XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra şehir giderek önem kazandı ve limanı daha faal bir hale geldi. 1583'te kale içinde ve dışındaki yerleşme yerleri mahallelere ayrılmış olarak görülmektedir. Nitekim tahrir defterinde, tamamında gayri müslimlerin oturduğu altı mahallenin adı kayıtlıdır. Dört grup halinde kaydedilen Müslümanlar ise "cemaat" başlığı altında yer almışlardı, toplam nüfusları 273 neferdi. Bunlardan iki cemaat 1554'ten sonra getirilip şehre yerleştirilmişti. Yi­ne cemaat başlığı altında zikredilen kırk bir nefer Hristiyan yanında altı mahallede toplam 304 nefer daha bulunuyordu. Giresun'un ilk mahalleleri olan bu birimler Yukarı mahalle, Lonca, Uğru-kapı, İçkale, Penbedüz ve Perçin (?) adlarını taşımaktaydı. Bunlardan ilk dördünün adı bugün de yaşamakta olup şehrin eski fiziki yapısının sınırlarını ta­yin eder. Müslüman nüfusun da aşağıda caminin etrafında ayrı bir mahalle oluşturduğu düşünülebilir. 1579'da Trabzon'a giderken bir gece burada konaklayan Âşık Mehmed, Giresun'un küçük bir belde olduğunu, surunun bulunma­dığını, bir cuma cami ile çarşının yer aldığını yazar. Onun ifadeleri hiç şüphesiz kale dışındaki batı ve doğu yönünde sahile uzanan varoş kesimini nitelemektedir. Buradaki cuma kılınabilir caminin Yavuz Sultan Selim'in adıyla anılan cami olması kuvvetle muhtemeldir. Söz konusu caminin çeşitli vakıfları vardı. On altı hizmetlinin ücretleri buradan karşılanıyordu. Ayrıca çevre köyler halkından da cami için görevliler belirlenmişti. Mesela kalabalık cüzhanların çoğu civar köylerde oturmakta ve cuma günleri bu­raya gelmekteydi. Bu durum Çepniler'in dinî açıdan temayüllerinin niteliği bakımından dikkat çekicidir. Caminin vakıf­ları arasında çeşitli dükkânlar, bir kervansaray ve pazaryeri geliri Trabzon sancak beyi Kasım Bey tarafından bağışlanmıştı. Bundan başka kale içinde muhtemelen fetihten hemen sonra muhafızların ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılan bir küçük mescidin daha bulunduğu tahmin edilebilir.

XVI. yüzyılda şehir halkı denizcilik ya­nında civardaki bahçelerde ziraatla meşguldü. Vergi gelirleri arasında olan ve ekonomik bir değer taşıdığı anlaşılan başlıca ürünler meyve, ceviz, hububat, soğan - sarımsak, kendir, nar ve üzümdü. Darı ve fındığın ekonomik bir değer kazanması, bilhassa bu sonuncu ürünün vergi gelirleri arasında yer alması 1580'lerde oldu. Yörenin kendine has üzümlerinden yapılan şıra önemli miktarlarda elde ediliyordu. Deniz nakliyatçılığı ve balıkçılık da ön plandaydı. Küçük gemi ve sandal yapım tezgâhları vardı, bu tezgâhlarda yapılan veya bakıma alınan gemi karşılığı vergi alınıyordu. Sıvı içecek, yağ, balık, gön gibi maddeleri koymaya yarayan fıçılardan elde edilen ver­gi geliri 3500 akçeye ulaşmıştı. Bu aynı zamanda ticarî faaliyetin de bir göstergesidir. Giresun Limanı'nın gümrük geli­ri XV. ve XVI. yüzyıllarda 3000 akçe idi. Ayrıca bir de liman resmi alınıyordu ve bunun miktarı, defterde Nişi adıyla kay­dedilen Giresun adasıyla birlikte 420 akçe dolayındaydı. Şehirde üretimi yapılan keten bezi ve diğer dokumaların boyandığı bir boyahane de vardı. Keten bezi üretiminden sağlanan vergi 1500 akçeyi buluyordu.

Deniz yolunun yanı sıra çok işlek olmasa da kara yoluyla Samsun ve Trabzon'a bağlantı vardı. Bu yolların yalnızca sahil kesiminde olmayıp zaman zaman iç bölgeleri takip ettiği anlaşılmaktadır. Zira geçit yerlerinde yolların bakımı için bazı köylerin ahalisi görevlendirilmiş, çok sayıdaki dereler üzerindeki köprülerin tamiri de yine bunlara havale edilrnişti. Âşık Mehmed, Trabzon ile Giresun'un karadan üç, Samsun ile Giresun'un ise dört günlük mesafede ol­duğunu belirtir. Özellikle Trabzon-Giresun arasının üç günlük yol olduğuna dair bilginin antik devirdeki Ksenofon'un ifadeleriyle benzerliği dikkat çekicidir. Yi­ne Giresun'u iç kesime, Şebinkarahisar'a bağlayan ve Antikçağ'dan beri kullanılagelen kara yolu işlerliğini sürdürmekteydi. Buradan getirilen mallar Giresun'a indiriliyor ve oradan deniz yoluyla sevkediliyordu. Özellikle maden (bakır, gümüş ve demir) taşımacılığı bu yolla yapılıyordu. Tahrir defterlerinde bu yol için "yol bacı’nın kaydedilmiş olması faaliyetin yoğunluğu hakkında fikir vermektedir.

XV. yüzyılda Giresun'un fizikî ve içtimaî yapısı hakkında fazla bilgi yoktur. Katib Çelebi, Cihannüma'sının orijinal nüshasında "Giresun" okunuşu ile harekelediği şehir hakkında Âşık Mehmed'in verdiği bilgileri tekrar eder. Müteferrika baskısında ise adı "Giresun" şeklinde yazılan şehrin bir dağ üzerinde kalesinin bulunup harap bir vaziyette olduğu, deniz kıyısında bir yerde akik taşı çıktığı ilave edilmiştir. Evliya Çelebi de burası hakkında tatminkâr bilgi vermez; çarşı içinde camileri, mescidi, han, hamam ve pazarı bulunan, fazla büyük olmayan bir kasaba olarak tanıtır. Limanın batı tarafinda küçük bir caminin yer aldığını söyler ve Kazaklar'ın baskınını söz konusu eder. Kasım 1682 tarihli bir avarız tahrir defterine göre şehirde beşi Müslümanlara, biri Hristiyanlara ait olmak üzere altı mahalle vardı. Cami-i Kebir (muhtemelen Sultan Selim Cami), Kapu Cami-i Seyyid Paşa, Elhac Hüseyin (Hacı Hüseyin Cernil), Elhac Mikdad (Haci Mikdad Ağa), Elhac Siyami adlarını taşıyan Müslüman mahallelerde 116, Hristiyan mahallelerinde ise altmış beş avarız vergi mükellefinin adı kaydedilmiştir. Civar köylere kayıtlı olup şehirde ikamet edenler, askeri denilen zümreler, seyyid, imam, hatip gibi din görevlilerinin bu rakama dahil olmadığı hesaba katılırsa Giresun'un toplam nüfusunun 1000-1500 civarında bulunduğu tahmin edilebilir. Ayrıca 1580'lerden itibaren avarız tahririn yapıldığı tarihe kadar geçen bir asır zarfında Giresun'un nüfusunda önemli bir değişiklik olmamakla birlikte içtimaî ve fizikî yapıda birtakım gelişmelerin meydana geldiği anlaşılmaktadır. Nüfus yapısında Müslümanlar ağırlık kazanırken bu aynı zamanda fizikî durumu da etkilemiş, kalenin dış kesimindeki yerleşmede yeni mahalle birimleri ortaya çıkmıştır. Buna karşılık daha önceleri sadece Hristiyanların bulunduğu mahallelerin adları belirtilmeyerek bunlar toplu bir grup olarak kaydedilmiştir.

XVIII. yüzyılda şehrin ticarî açıdan geliştiği anlaşılmaktadır. 1701'de şehri gören Tournefort yeterli bilgi vermez, nispeten büyük bir liman şehri olduğunu belirtir. Bu dönemde kale surları iyice harap hale gelmişti. Tournefort'un Giresun'u tasvir eden gravüründe de şehrin sahile doğru uzandığı ve burada taş evlerin ve camilerin yer aldığı görülmektedir. XIX. yüzyılın başlarında Bijiskyan, biri doğuda Demirkapı Limanı, diğeri batıda Lonca Limanı denilen iki limanı bulunan ve bir kısmı dükkân 1000 ka­dar evi olan şehirde Rum nüfusun ve kırk hane Ermeni'nin yaşadığını, bir Rum piskoposluğunun yer aldığını yazar. Bu yüzyıla ait bazı kayıtlarda Giresun'da Sultan Selim Cami, kale içinde Lonca mahallesinde Muhiddin Camii, Kapı mahallesinde Şeyh Vakkas Türbesi, Hasan Dede Zaviyesi'nin adları geçmektedir. 1847’de şehri gören Hommaire de Hall, buranın anfiteatr şeklinde evlerinden ve harabe surlarından söz eder; yarısı Müslümanlara, yarısı Hristiyanlara ait 750 ev bulunduğunu belirtir. Onunla birlikte seyahat eden ressam Laurens'in Giresun'u tasvir eden resminde kale ve doğu kesimdeki evlerin görünüşü verilmiştir.

Şehir XIX. yüzyılın sonlarına doğru önemli bir liman haline geldi; çevrede yetişen ürünlerin dış bölgelere ulaştırıldığı bir merkez özelliği kazandı. Cuinet’e göre 1890'larda şehirde dört ticaret acentesi faaliyet gösteriyordu. 1893’te haftada beş altı vapur limana uğramaktaydı. 1898'de limana bağlı kırk iki mavna, 195 küçük gemi ve dört de büyük gemi vardı. 1898-1899'da Giresun limanına 3165 yelkenli, 140 vapur uğramıştı. Bunların içinde Rus, Alman, Avusturya, Fransa, İtalya ve Yunan bandıralı vapurlar da mevcuttu. 1901'de sehirde Fransa, Avusturya, Rusya, İtalya ve Almanya'ya ait kumpanya acenteleri faali­yet göstermekteydi. Ayrıca yabancı ticaret misyonu da bulunuyordu. İhraç malları arasında özellikle pamuklu dokuma, madeni eşya, bıçak, un, maden, gümüş, bakır başta geliyordu. 1890'da Mısır'a, Trieste'ye, Marsilya'ya ve Rus limanlanna mal gönderilmişti.

Kâgir evleri bulunan ve etrafı findıklıklarla çevrili olarak tasvir edilen XX. yüzyıl baslarının Giresun'u. özellikle iç kesimlerle limanı arasındaki yol bağlantısı sebebiyle hayli hareketli bir alışverişe sahne olmaktaydi. Bakırcılık yanında kilim, aba, şal, peşkir, tire gibi dokumalar ekonomik değere sahipti. Bu hare­ketli ticaret, şehrin XIX. yüzyılın sonlarından itibaren fizikî görünüşünü de etkilemisti. 1870’te dokuz han,  230 dükkân, kırk iki mağaza, dört boyahane, iki basmahane varken 1871'de bir gümrük, bir telgrafhane, on han, seksen dört mağaza, 224 dükkân, bir hükümet konağı ve 968 hane; 1880'lerde yirmi iki han, 392 dükkân bulunduğu belirtilmektedir. Cuinet ise on beş han, 464 dük­kan olduğundan söz eder. 1869–1880 döneminde şehrin nüfusu 9400–9800 dolayında idi. Ayrıca sekiz cami, dört mescid, beş Rum, bir Ermeni kilisesi, iki medrese, altısı Müslümanlara, ikisi Rumlar'a ait sekiz mektep, bir rüşdiye, üç hamam, on yedi fırın vardı. Kamusü'l-a'lam'agöre 8440 kişinin yaşadığı şe­hirde on bir cami, bir tekke,  dokuz kilise, 500 dükkân, on beş han, otuz fırın, beş hamam mevcuttu. Cuinet ise 1890’a doğru nüfusu 4388'i müslüman 4906'si Rum, 936'si Ermeni olmak üzere toplam 10.230 olarak verir Giresun'da başlıca tarihî eserler ara­sında kalenin dışında Hacı Hüseyin Ca­mi (1594’te yapıldıktan sonra yıkıldı, 1861’de yenilendi.) Hacı Mikdad Ağa Camii (1661'de ahşapken 1841’de yeniden inşa edildi, 1890'da genişletildi.), Kale Cami (I830'da Dizdarzadeler'e mensup Emetullah Hanım tarafindan yaptırıldı), Çınarlar Camii (Hacı Vehbizade Ali Ağa'ya ait.), Şeyh Kerameddin Cami (1900'de yenilendi.), Çekek Camii 1884 tarihli kitabesi var.) Sa­rı Alemdarzade binası, Soğuksu Camii (1896'da genişletildi), Şıh Cami, Çıtlakkale Cami sayılabilir. Kapı mahallesindeki Şeyh Vakkas Türbesi de ayrıca ziyaretgahtır. Bugün ayakta bulunan iki kiliseden Sokakbaşı Gogora mevkiindeki restore edilmiş olup diğeri Çınarlar mahallesinde kütüphane olarak hizmet vermektedir.

Cumhuriyet döneminde şehir nüfus bakımından olduğu gibi fizikî yönden de gelişti. İlk yerleşme çevresi kalenin civarı olan ve tepenin yamaçlarındaki Ka­le, Sultan Selim, Kapı, Hacı Hüseyin mahallelerinde tarihi dokusunu evleri ve sokakları ile sürdüren şehir, 1960'li yıllara kadar bu tarihi kesimin çevresinde bir şerit halinde gelişme göstermiştir. Yarımadaya doğudan, batıdan ve güneyden bağlanan bu alan üzerinde Hacı Mikdad, Şeyh Kerameddin ve Gemiler Çekeği mahalleleri yer alır. 1923'ten sonra Nizamiye ve Şeyh Kerameddin, 1960'tan itibaren de Aksu Seldeğirmeni, Çıtlakkale mahalleleri gelişmeye başlamıştır. 1940'ta on iki mahallesi varken bu rakam 1972'de civardaki köylerin de şehirle bütünleşmesi sonucu on sekize çıkmıştır. 1959'da Giresun Limanı'nın  hizmete açılması ve sahil yolunun yapılması ile şehir mekan olarak doğu-batı yönünde yayılmaya başladı. 1967’den itibaren doğu kesiminde Aksu'da kağıt fabrikası, batıda Fiskobirlik Entegre Tesisleri ve diğer kamu binalarının yer alışı bu yayılmayı hızlandırdı. Şehirde iş yerlerinin çoğu eski Trabzon yolu olan Gazi caddesi boyunca yoğunlaşmıştır. Uzak noktalarda ikinci derecede ticaret merkezleri vardır. Bunlar Çıttakkale ve Tayyaredüzü mahalleleriyle Gemiler Çekeği ve Aksu mahallelerindedir.

1927 ile 1950 yılları arasında şehirde fizikî bakımdan önemli bir gelişme olmadığı gibi nüfus da sabit kaldı. l927'de 11.888; 1950'de 12.507, 1940'ta 15.000'i geçen nüfus 1945'te 12.000'e düştüyse de 1950'li yıllardan sonra artış seyrini sürdürdü ve 1990'da 67.604'e ulaştı. Şehirde başlıca ekonomik faaliyeti findık işleme sanayii oluşturur. Fiskobirlik Tesisleri, Seka-Aksu Kâğıt Fabrikası gibi sanayi yanında birçok özel fındık işleme fabrikası mevcuttur. Şehir bugün sit alanı olan kalenin güneyinde yükseldigi gibi doğu ve özellikle batıdaki sahil düzlüğüne doğru giderek yayılmaktadır.

İdarî Yapı

Giresun Osmanlı idaresine girdiğinde bir kaza merkezi olmuştu. 1486'da burası Trabzon sancağına bağlı Zeamet-i Kürtün adlı idarî bölgenin merkezi durumundaydı. Bu idarî ünitede eski Çepni beyleri dönemindeki yapı sürdürülmüştü. 1515'te Kürtün kazasına bağlı Çepni vilayeti tabirine rastlanmakta ve Giresun bu vilayetin merkezi durumunda bulunmaktaydı. Çepni vi­layeti tabiri XVI. yüzyıl sonlarına kadar sürdü ve onun yerini giderek Giresun kazası adı almaya başladı. Giresun Trab­zon sancağının en batı ucunu oluşturuyordu ve Canik sancağı ile olan sınırı şehrin biraz batısındaki Batlama deresi teşkil ediyordu. Kazanın sahil kesiminde Giresun'dan başka Tirebolu, Görele, Anduz, Bedreme kaleleri vardı. Buralarda muhafizların yanı sıra sivil Hristiyan halk yaşamaktaydı. Bölge XV. ve XVI. yüzyıllarda Çepni ve Kürtün adlı iki ana idari birime ayrılmıştı. Bunların alt kademeleri olarak Yağlıdere, Bayramoğlu, Karaburun, Üreğir, Alnı, Yumlu, Alahanas, Kürtün adlı idarî birimler mevcuttu. XVI. yüzyılın ikinci yarısında ise Üreğir, Harşit ve Yağlıdere nahiyelerinin varlığı dikkati çekmektedir. Giresun ve Tirebolu gibi sahil şehirleri dışındaki kesim hemen hemen tamamıyla Çepnilerce iskân edilmişti ve bu iskân yerlerinin ço­ğu Türkce ad taşıyordu. XV. yüzyılda toplam köy sayısı altmış kadardı. Bugün Giresun'a bağlı ilçe merkezleri olan Eynesil, Espiye, Dereli birer köy olarak zikredilmişti. XV. yüzyılın son çeyreğinde Kürtün ve Çepni vilayeti bölgesinde toplam 1500 kadar hane vardı. Bu rakama göre nüfus yekûnu 7000 dolayına ulaşıyordu. 1515'te ise köy sayısı 150'yi aşmıştı ve toplam hane sayısı 5000 civarındaydı. Ancak bu tarihten biraz ön­ce kazanın yüksek köylerinin bir kısım ahalisi Safeviler'in baskını veya propa­gandası sebebiyle İran’a göç etmişti. Bunlardan bazılarının daha sonra Osmanlı hükümetinin aldığı tedbirlerle geri döndüğü defterde yer alan kayıtlardan anlaşılmaktadır. Nitekim 1554'te bölge nüfusu 7000 haneye, 1583'te 9000 haneye yükselmişti. Bu rakamlara göre XVI. yüzyıl boyunca bölge 30–40.000 ara­sında bir nüfus yoğunluğuna sahipti. 1682'de kazada avarız vergisi veren köy sayısı yirmi dört olarak tesbit edilmiştir. Bu durum, Giresun kazasının XVII. yüzyılda küçültüldüğünü ortaya koymaktadır. Bağlı köyler arasında Alın Yuma (Alnı Yumlu), Ak Yuma, Danköy, Lapa, Umurlu, Ülper, Kuşluvan (Kuşdoğan), De­reli, Seydiköy, Kayadibi, Akpınar, Evliya, Uzgur ve Kurtulmuş'un adları sayılabilir

Bütün bu köylerde oldukça kalabalık bir seyyid zümresinin varlığı dikkat çekicidir. Mesela, Alın Yuma köyündeki altmış dört erkek nüfustan yirmi dokuzu, Dereli'de seksen altı kişiden elli ikisi, Kurtulmuş ve civarındaki üç köyün halkının tamamı (63 kişi) seyyid olarak kaydedilmistir. Ka­zanın toplam nefer sayısı, Giresun hariç 312'si seyyid statüsünde 745 kadar olup bu da derbendciler (126 nefer) ve şehir halkı dâhil 6–7000 dolayında bir nüfusu gösterir.

Giresun kazası bu idarî durumunu uzun süre devam ettirdi. Tanzimat döneminde Trabzon'a bağlıydı. Trabzon eyaleti kurulunca, Trabzon merkez livasına tabi oldu (1847). 1850'de kazanın adı, "Giresun ma' Keşab" olarak kaydedildi. 1855'te Ordu livasına, 1856'da yeniden Trabzon livasına, 1857'de Ordu livasına bağlandı. 1283 (1866) tarihli Devlet Salnamesi'nde “Trabzon eyaletine bağlı bir liva" olarak zikredildi ve sınırları batıya doğru genişleyerek bugünkü adı Bulancak olan Akköy ve Piraziz'i de içine aldı. Bunun dışında kazaya Kesap ve Kırık nahiyeleri bağlıydı. Ancak bu durumunu uzun süre koruyamadı ve 1285'te (1868) Trabzon sancağının kazası oldu. Kaza 1869'da doksan yedi köye, 1870'te ise 107 köye sahipti. Trabzon vilayetinin 1869 tarihli ilk salnamesine göre ka­zada 25.160 erkek nüfus vardı. Bunun 5156'sini Rumlar, 263'unu Ermeniler teşkil ediyordu. 1870-1874 yıllarına ait salnamelerde toplam erkek nüfus 27.429 olarak gösterilmiş, bu toplamın 5626'sını Rumlar'm, 225'ini Ermeniler'in oluşturduğu belirtilmiştir. Bu rakamlara gö­re toplam nüfusun bu devrede 50-55.000 dolayında bulunduğu tahmin edilebilir. 1875'ten 1878'e kadar Karahisari-şarki sancağına bağlanan Giresun kazası, 1879'da tekrar Trabzon merkez sanca­ğına dahil edildi ve bu durumunu Cumhuriyet döneminde müstakil vilayet olana kadar sürdürdü. 1891'de Giresun'un üç nahiye, 140 köy ve on dört mahallesi olduğu belirtilmiştir. Aynı yıllarda V. Cuinet 51.704 Müslüman, 11.884 Rum, 938 Ermeni'den ibaret kaza nüfusunu 64.526 olarak verir; kazada 157 cami, bir tekke, 764 dükkan, yirmi dokuz han, 146 köy bulunduğunu yazar. 1893'te ise bu üç nahiyeden oluşan Giresun'da 61.196'si Müslüman, 12.322'si Rum, 1445'i Ermeni 74.963 kişi vardı. 1900'de nüfus 80.000'i bulmuş, nüfus oranları ise hemen hemen aynı kalmıştır.

Cumhuriyet döneminde vilayet haline getirilen Giresun Şebinkarahisar'ın da bağlanması ile güneye doğru genişleye­rek tarihi sınırlarını aşmıştır. Giresun şehrinin merkez olduğu Giresun ili bu­gün Trabzon, Gümüşhane, Erzincan, Sivas ve Ordu illeriyle kuşatılmıştır. Mer­kez ilçe dışında Alucra, Bulancak, Çamoluk, Çanakçı, Dereli, Doğankent, Espiye, Eynesil, Görele, Güce, Keşap, Piraziz,  Şebinkarahisar, Tirebolu ve Yağlıdere olmak üzere on beş ilçeye ayrılmıştır. 6934 km² genişliğindeki Giresun ilinin 1990 sayımına göre nüfusu 499.087, nüfus yoğunluğu ise %72 idi.


            MİLLÎ MÜCADELEDE GİRESUN’UN YERİ VE ÖNEMİ

Birinci Dünya Savaşı bütün Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük maddi ve manevi sıkıntılara sebep oldu. Giresun daha 1915 yılında Rus gemileri tarafından bombalandı. Zaten büyük bir iaşe ve pahalılık sıkıntısı çeken Giresun başka bölgelerden (Rusya-Yunanistan ve iç göç) aldığı yeni göçlerle büyük bir iaşe buhranıyla karşı karşıya kaldı. Mondros Mütarekesi'nden sonra Batum'un tahliyesi sırasında 10. tümen'in Giresun'da kalan bir miktar asker ve hayvanı şehirdeki iaşe sıkıntısı yüzünden oldukça güç anlar yaşadı. Bütün bunlar yetmiyormuş, gibi Giresunlular, bölgede bir Pontus Devleti kurma hayalinde koşan acımasız Rum çetelerinin saldırılarına muhatap oluyorlardı. Giresun'da ticaret hayatının çoğu Rumların elindeydi. Bu tarihte Giresun'da yaklaşık 190.000 Müslüman ve 10.000 Hristiyan yaşıyordu. Yani kısaca söylemek gerekirse Giresunlular savaşın bütün açlık ve güçlüklerini tanımışlardı.

Giresun'un bugün olduğu gibi dün de önemli geçim kaynağı olan fındık 1918 yılında bol ürün vermişti. Fakat bu fındık kayıklarla Rus sahillerine kaçak olarak götürülüyordu. Bu suretle yeni mahsulün ihracından devlet hazinesinin vergi (öşür) kaybı olmaktaydı. Aslında fındığa memleket dâhilinde iaşe için ihtiyaç hissediliyordu. Giresun'daki sınırlı sayıdaki polis ve jandarma on beş-yirmi misli artırılsa bile pek geniş olan sahilin her yerini kontrol etmek mümkün olamıyordu. Bu kaçakçılığa mani olabilmek için Giresun kaymakamı iki öneride bulundu. Ya hükümet Rusya'ya fındık ihracına izin vermeli ve böylece karşılığında Ukrayna'dan zahire ve sair maddeler satın alınmalı yahut sahili gece gündüz kontrol edecek en az 5–6 motor sağlanmalıydı. Aksi halde 20 güne kadar mahsulün mühim bir miktarı götürülmüş olacaktı. Aynı kaçakçılık Ordu, Tirebolu, Görele ve diğer sahillerde de meydana geliyordu.

28 Mart 1919'da Giresun'da oldukça büyük bir yangın meydana geldi. Akköy (Bulancak) nahiyesine bağlı İnce, Gaztepe ve Talipli köylerinin Gürtepe ormanlarında başlayan yangın rüzgârın da şiddetiyle etrafa yayılarak tahminen 5.000 hektar genişliğinde fındık bahçesi tamamen mahvolmuştu. Yirmi dört saat devam edip, söndürülen bu yangın hakkında Giresun kaymakamlığı soruşturmaya başladı.

Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919'da İzmir’i işgali, Türk ve Müslüman halkı derinden etkileyen acı olayların en önemlisidir. Bu işgal Türk milletinin ruhunda büyük bir fırtına koparmıştı. Giresun'da yayınlanan Işık gazetesi bu tepkiyi hemen ertesi gün; "Göklerden şahikalar yağsa, dağlardan kanlı volkanlar fışkırsa, deniz taşsa da araziyi tufanlara boğsa idi, Türklüğe, âlem-i İslamiyete belki o kadar tesir göstermezdi. Hayat için ziya ne ise, Türklük için de İzmir aynı kıymeti, aynı meziyeti haizdir..." diyerek veciz bir şekilde ifade etmişti.

Giresunlular 19 Mayıs'ta Belediye Reisi Osman Ağa'nın (Topal Osman) başkanlığında büyük bir miting düzenleyerek İzmir'in işgalini protesto etmişti. Camlı Çarşı'daki Cami-i Şerifte toplanan binlerce Giresunlu Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya’ya gönderilmek üzere bazı protesto mektupları hazırlamışlardı. Hükümete gönderdikleri telgrafta; al bayrağın göklerde dalgalanmasının devam etmesi ve Yunan işgaline boyun eğilmemesini istediler.

Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti (12 Şubat 1919) Giresun şubesi Dizdarzade Eşref Bey'in başkanlığında Öğretmen Niyazi Tayyip, Mühendis İbrahim Hamdi (Muhsin Elgen), Dr. Ali Naci ve hukuk öğrencisi Ethem Nazif Beyler'den oluşmuştu.

Giresunlular Padişah'a çektikleri telgrafta ise: "Ey ulu hakan, tacından İzmir elmasını Türk kanlarıyla boyayarak koparıyorlar. Sıra yarın bizlere gelecek. Senelerce serhadlerde dolaşan biz Türkler ipte değil süngüde can vermek için hazırız. Semamızdan al bayrak alındığı gün zümrüd dağlarımıza kanlarımızla bir al bayrak serilecek, dökeceğimiz kanlara iştirak edecek, bayrağımıza taç giydirecek, Al-i Osman’ın kanını taşır, Orhan'ın, Ertuğrul'un bir oğlunu göndeririz" ifadeleri ile kanlar dökmeye hazır olduklarını gösteriyorlardı. Tirebolulular da 19 Mayıs’ta bir miting düzenleyerek vatan için her türlü fedakârlığa hazır olduklarını arz ettiler. Bölgedeki basının tepkisi Haziran ayında da devam etti. Işık Gazetesi siyah çerçeveler içinde "İzmir Faciasını Unutmayınız" hitabı ile halkı uyanık tutmaya çalışmaktaydı. Ayrıca, Giresun basını hükümetin basına sansür uygulamasına boyun eğen İstanbul halkına ve ihanetli uykularına devam etmekle suçladığı zengin kesime eleştiriler yöneltiyordu. Daha Yunanlılar İzmir’e çıkmadan Giresun Rumları zararlı faaliyetlerine başlamıştı. Nitekim 8 Mayıs 1919'da içinde Yunan Kızılhaç heyeti bulunan bir Yunan gemisi Giresun iskelesine demirledi. Birkaç gün sonra (11 Mayıs) Rumlar Taşkışla denilen Rum okuluna beyaz renkli Yunan Kızılhaç bayrağını çekmişti. Taşkınlıklarını iyice artıran Rumların bu hareketi Müslümanları son derece üzmüştü. Kaymakamlık bayrağın indirilmesi için hiç bir teşebbüste bulunmamıştı (27 Mayıs 1919). Yalnızca Harbiye Nazırı Cevat Paşa, Hariciye Nezareti'ne İtilaf Devletleri'ne müracaatla bu tür olayların önlenmesini önerdi. İtilaf Devletleri nezdindeki teşebbüsler sonuçsuz kalmış, olmalı ki; 5 Haziran günü aynı okula mavi-beyaz renkte büyük bir Pontus bayrağı asıldı. Taşkışla, Rumların karargâhı durumundaydı; bu okulun bahçesinde sürekli talim yapıyorlardı.  Nihayet asılan Pontus bayrağı Osman Ağa tarafından indirildi.Aynı tarihte Havza'da Mustafa Kemal Paşa hükümete çektiği telgrafta; Osman Ağa'nın eşkiyalık yapmadığını, Müslümanları korumak maksadiyla çete kurduğunu bildiriyordu. Bundan sonra Osman Ağa‘nın şiddetle Rumların üzerine gitmesi, hakkındaki şikayetlerin artmasına sebep olmuştur.

Giresun bölgesinde zararlı faaliyetlerde bulunan Metropolit Lavrandiyos hakkında hükümete şikayette bulunulması üzerine bir soruşturma açıldı.Patrikhane tarafindan bu işle Rahip Yovakim Efendi görevlendirildi. Yovakim soruşturma sonunda Lavrandiyos'u Akköy'e (Bulancak) nakletti. Metropolitlik vazifesine kendisi devam etmeye başladı. Ancak Rum ahali eski metropolitin görevine iadesi icin Trabzon vilayetine başvurdu. Rumlar Rahip Yovakim'in şehirde kalmasını istemiyorlardı. Adliye ve Mezahip Nazırlığına havale edilen bu konu hakkında verilecek kararın Rum cemaatine bırakılması, hükümete tavsiye edildi. Bu arada hükümet Rahip Yovakim Nikola'nin ahval ve hareketlerinin gizlice izlenmesi ve elde edilecek malumatin bildirilmesini istiyordu (15 Ağustos 1919). Ancak bir süre sonra Rum ahali arasında bu olaydan dolayı ortaya çıkan ihtilafın şehirde sükun ve asayişi bozmaması için eski Metropolit Lavrandiyos'un görevine iade edildiği görülmektedir.

Giresun Belediye Reisi Feridunzade Osman Ağa, bu esnada İstanbul'da divan-ı harpte adam öldürme ve tehcirden dolayı aranıyordu. Bir süredir havalide silahlı bir kuvvetle dolaşıyordu. 30 Haziran 1919'da Karahisar'a gelen Osman Ağa ve maiyeti "istiman" ettiler. Karahisar mutasarrıfı bu talebin Giresun kaymakamlığına yapılmamış, olmasını mantıksız bulmakla beraber, bu isteğin kabul edilmesinin bölgede asayiş, ve sükunun iadesini sağlayacağını; aynca Osman Ağa'nın etrafına topladığı 1000'i aşkın kuvveti de imhadan kurtarılabileceğini bildirdi (1 Temmuz 1919).Sivas Valisi Reşit Bey'in dehaletiyle 7 Temmuz'da Meclis-i Vükela Osman Ağa ve 169 arkadaşını şahsi hukuk saklı kalmak koşuluyla affetti. Bu karar Dahiliye ve Adliye Nezaretlerine tebliğ edildi. Tam bu günlerde Merzifon'dan 3. Kolordu nakliye tabibi Yüzbaşı Şücaeddin tarafından Süllü Feridunoğlu Osman İstanbul‘a şikayet edildi. İddiaya göre Osman Ağa yüzbaşının üç kardeşini tehdid etmekteydi. Dahiliye Nezareti Trabzondan tahkikat yapılmasını ve olayın doğru olması halinde faillerinin yakalanmasını emretti (8 Temmuz 1919).

Osman Ağa hakkında bölgedeki azınlıkların sürekli şikayetlerde bulunduğu görülmektedir. Şikayetlerden birini hükümete bildiren (30 Temmuz 1919) İngiliz sefaretine göre; Giresun Belediye Reisi, kasaba ileri gelenlerinden Kostantinidis'in evini kuşatarak 18.000 lira vermediği takdirde evi yakacak ve Kostantinidis'in üç küçük kızını dağa kaldıracağını söyleyerek adı geçeni tehdit etmişti. Hemen ertesi gün bu çirkin suçlamalara "gayet müstacel" ve "dakika te'hiri gayr-i caizdir" ibareli telgrafla cevap veren Giresun Kaymakamı Edip Bey, Kostantinidis'in evinin abluka veya tehdit olunmadığını bildirdi. Aslında bu sırada kazada kanunlara aykırı hic bir olay olmuyordu. Bu ihbar tamamen Osman Ağa'dan intikam almaya yönelikti. İngiliz sefaretinin ısrarı karşısında Dahiliye Nezareti, 2 Ağustos'da Giresun kaymakamlığının dikkatini Trabzon jandarma müfettişinden gelen rapora çekti. Rapora gore; Osman Ağa "harekat-i gayr-i marziye"de bulunmaktaydı ki; gereken kanuni işlem sürat ve şiddetle uygulanmalıydı.Giresun kaymakamlığının tekrar yaptığı soruşturmada Kostantinidis'in şehirde olmadığı anlaşılmıştı. Giresun kaymakam vekili Pertev Bey, olayın aslını şöyle anlatmaktadır: "Orduyu hümayunun Batum'u işgalinde motoru ile cephane nakl eylediği zaman Giresun'dan mute'ehhil olup Batum'da icrayı ticaret eden Panyadoğlu Murad Efendi isminde birisi ile müştereken gazyağı mübaya'a eyledikleri ve muahharan yağlar müsadere olundu, diyerek Murad Efendi tarafından haber gönderilmesi ile Osman Ağa dahi validesine giderek parasının gönderilmesini istediği ve celb olunan mezburenin alınan ifadesinde kendisine kaťiyen bir güna cebr u tazyik icra olmayarak paranın gönderilmesi için ona yazılmasını Osman Ağa kendisinden rica eylediğini ifade eylemiş ve Jandarma Müfettişliği'nin raporuna gelince tehcir ve taktil mes'elesinden dolayı dört mah mukaddem divan-i harpçe taleb olunan Osman Ağa, hatta esnayi tehcirde burada bulunmayup o sırada muharebede olduğu halde tevkif olurum ihafesiyle şehri terk ile bir müddet köylerde dolaşarak ahiren Karahisar Mutasarrıflığına dehalet ve istiman eylemesi ile mümaileyh ve rüfekasinin istimanının kabulüne Meclis-i Vükela'ca karar verilerek tebliğ olunmağla şehre avdet eylemiştir. Binaenaleyh lehü‘l-hamd kazamızca asayiş berkemal olup böyle bir halin vukuu gayr-i mahsus idüğü müsterhamdir."

Yapılan bu soruşturma İngilizlere bildirilmesine ragmen 12 Agustos 1919'da konu tekrar gündeme getirildi. Dahiliye Mülkiye Müfettişi Hilmi Bey, soruşturma yaparak yukardaki beyana benzer neticeler aldı. Neticede söz konusu olay adliyeye sevk edildi (25 Ağustos 1919).

Trabzon merkez sancağına bağlı Giresun ve Tirebolu kazalarından üçdelege Erzurum Kongresine katılmak üzere seçildiler. Bunlar Giresun‘dan Dr. Ali Naci (Duyduk), İbrahim Hamdi Bey ile Tirebolu'dan Yusuf Ziya Efendi idi. Başta İbrahim Hamdi Bey ve Trabzon delegeleri 23 Temmuz 1919'da başlayan Erzurum Kongresi‘nde Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığına "asker ve tepeden inme" olduğu düşüncesiyle karşı çıktılar. Bu ve başka konuları da ihtiva ederek genişleyen muhalefet Birinci Büyük Millet Meclisi'ndeki Birinci Grup-İkinci Grup çatışmasının çekirdeğini oluşturacaktır. İlk günkü oturuma Mustafa Kemal‘in asker üniforması ve padişah yaveri nişanlarıyla katılması üzerine İbrahim Hamdi Bey'in, "sivil ve milli bir toplulukta" asker olarak bulunmaması yönündeki uyarıya Mustafa Kemal Paşa uymak zorunda kalmıştır.

Erzurum kongresinde, çeşitli konularda ortaya çıkan bu görüş ayrılıkları, daha kongre bitmeden Giresun'da duyuldu. Bu gelişmeler üzerine Osman Ağa, Giresun delegelerinin kongredeki davranışlarını öğrenmiş ve onlara karşı düşmanca bir tutum almaya başlamıştı. Osman Ağa'nın giderek sertleşen tavrından dolayı Giresun delegeleri yörede barınamaz duruma geldiler. Bunlardan Dr. Ali Naci Bey, yayınlamakta olduğu Karadeniz adlı gazeteyi kapatarak, İngiltere'ye gitti. 6 Ağustos 1919'da Doğu Karadeniz ve Giresun'un durumunu özetleyen ilginçbir belgeyi aynen aktarmanın faydalı olacağına inanıyoruz.

"Trabzon'da asayiş olmadığı ve Trabzon-Erzurum caddesinde bile yolcuların soyulduğu ve Lazistanda ahz-i sar ve kız kaçırmak maksadıyla İslamların yekdiğerini kati eylemekte ve Ordu ve Giresun menatikinda eşraf namına çalışan çetelerin faaliyetde bulunduğu ve denizde korsanlık yapıldığı ve jandarmanın tahsisat-i cüz'iyyesinin verilmemesinden dolayı fazla para gördükleri tarafin amaline hadim oldukları ve hükümetin alaletinden İttihad ve Terakkí taraftarlarının iklisab-i kuvvel eylediği ve vilayat-i Şarkiyye de hükümet-i merkeziyyenin nüfuz ve hakimiyetinin kalmadığı ve bu istiklalin Erzurum'da içtima' eden İttihad ve Terakki kongresinin cümle-i mukarreratından bulunduğu ve artık şekavetde bulunmayacaklarına dair söz veren çetelerin afv edilmekde ve Giresunlu Osman Ağa ve Ordulu Yusuf Efendi gibi divan-i harbe verilmesi lazım gelenlerin memuriyetlere ťayin olunduğu ve bunların bir kuvve-i milliye teşkil etmeleri muhtemel bulunduğu ve zat-i alilerinin İt­tihad ve Terakki tarafdaraniyle pek sıkı münasebetde bulundukları Trabzon jandarma mıntıka müfettişinden gelen raporda munderiçdir. Bu hususda izahat-i lazimenin i'tasına muntazırım".

Bu sırada Rusya sahillerinden gelen küçük bir Ukrayna vapurunun getirdiği 71 Rum Giresunlularca kabul edilmemiş, bunlar 9 Ağustos'ta Trab­zon'a çıkarılmışlardı. Bu durum halk üzerinde kötü tesir yapmıştı. Halk göçmen kabulünün büyük fenalıklara sebep olacağını düşünüyordu. Müta­rekeden sonra Trabzon'a 8.000'i aşkın, Giresun'a ise Eylül 1919'a kadar gelen göçmen sayısı 525 kişi idi. Bunların bir kısmı yerli Rumlardı.

Ordu ve Giresun kasabalarında anası, babası ve başka kimsesi olma­yan özürlü veya sağlam oldukları muayeneden sonra anlaşılacak olan göç­men ve mülteci yetimlerin İstanbul Dârü'l-Eytamı’na kabul edilmelerine ka­rar verildi. Ancak İtilaf Devletleri'nin bu çocukların nakline bir zorluk çı­karmamaları maksadıyla bunlar hakkında hassasiyetle soruşturma yapılmış ve Müslüman oldukları tespit edilenler bir deftere kaydedilmişti. Bu defter bölgedeki İtilaf subaylarınının da onaylamasından sonra çocuklar İstanbul'a gönderilebilecekti. Öyle anlaşılıyor ki, gayr-i müslimlerin çocuklarının ye­timhaneye alınmalarına İtilaf Devletleri mani oluyordu (9 Eylül 1919).Aynı ay içinde Dâhiliye Nazırı Trabzon Vilâyeti ve Canik Mutasarrıflığı'nı bir takım Rum çetelerinin Salib-i Ahmer ve muhacir adı altında bölgeye sirayet ettikleri konusunda uyardı.

Rumların girişimleri ile görevden alınan Kaymakam Nizamettin Bey’in yerine Dâhiliye Nezareti kalem-i mahsus müdür muavini Badi Nedim Bey'in tayini yapıldı (21 Eylül 1919).Badi Nedim Bey göreve gelince Osman Ağa'ya karşı sert tedbirler aldı. Günlük politikalar peşinde olan Kaymakam, Osman Ağa'nın bölgedeki durumunu yeterince değerlendire­memişti. Kaymakam, Ağa'yı ortadan kaldırmak için bir suikast girişiminde bulundu. Rizeli Ekşioğlu Mehmed Ağa, plânı Osman Ağa'ya haber verdi.Suikast plânını öğrenen Osman Ağa bütün şiddeti ile kaymakamın üzerine gitti. Kaymakam Badi Bey'in evine bir baskın yaparak yatağından kaldırıp kaçırdı. Yağmurlu bir günde kaymakamı apar topar Tirebolu'ya, oradan da Trabzon'a götürüp valiye teslim etti.

Muhtemelen Osman Ağa'yı cezalandırmak için 11 Aralık 1919'da Trabzon valisinin emriyle Giresun'a doğru bir piyade bölüğü yola çıkarıl­mıştır. İki gün sonra Giresun kaymakamlığına Badi Bey yerine eski Çar­şamba kaymakamı Galip Bey tayin edildi.

Osman Ağa, Giresun ve çevresindeki gençleri teşkilatlandırarak milli mücadeleye katılmaya teşvik etti. Bu sırada Rize mutasarrıfı Faik Bey de şehirde hapishanede yatan 600 kadar mahkûmdan milli mücadeleye katılmak üzere bir mücahid taburu oluşturmuştu. Osman Ağa, bu mücahid taburundan da istifade etmiştir. Ayrıca Osman Ağa Askerlik Şu­besi Başkanı Avni Aslan Bey ve Jandarma Komutanı Hamdi Bey'le anlaşa­rak başta Giresun olmak üzere Tirebolu, Rize ve Ordu'dan pek çok kişinin Ağa'nın kuvvetlerine katılması ile Giresun Gönüllü (47. Alay) Alayını kurdu. Böylece Giresun ve çevresinde Osman Ağa sayesinde Rumların faaliyetleri tamamen etkisiz hale getirilmiştir. Bu alay Ermenilere karşı harekâta katılmak üzere Kars'a gitti. Oradan İnönü muharebeleri sıra­sında garp cephesine gönderildi. 25 Mayıs 1920'de Giresun'a gelen bir Yu­nan vapuru şehre bir miktar Rum, cephane ve silah indirmişti.1920 yılı sonlarında Trabzon sancağının idari yapısında önemli değişiklikler yapıldı. Buraya bağlı Giresun ve Ordu kazaları müstakil birer liva haline getirildi. Bu değişiklik Giresunluların 30 Ekim 1920'de Büyük Millet Meclisi başkanlı­ğına çektikleri telgrafla gündeme getirildi. Giresunlular teklifleri kabul edi­lirse livanın iki yıllık tahsisatlarını sağlayacaktı. Giresun'un iktisadî ve staratejik önemini değerlendiren Büyük Millet Meclisi Tirebolu, Görele kazaları ve Karahisar-ı Şarkî'nin Kırık nahiyesinin katılmasıyla 4 Aralık'ta Giresu­n'u müstakil sancak yapan kanunu onayladı.

Samsun'da asayiş ve huzuru sağlamak üzere, Osman Ağa'nın komu­tasındaki 47. piyade alayından faydalanılmıştır. Alay 16 Nisan 1921'de Ümit vapuru ile Samsun'a intikal etmiş ve orada 15. Tümen deposundan yeniden silahlandırılmıştır. Ankara'dan gelen kuvvetlerle takviye edilen Alay subaylarıyla birlikte 3.000 kişilik bir kuvvete sahipti; ayrıca 150 kişilik bir süvari bölüğü maiyeti vardı. Osman Ağa karargâhını şehrin içinde Mın­tıka Palas oteline yerleştirdi. Bu kuvvetlerden istifade ile Samsun'da asayi­şin sağlanmasından sonra Osman Ağa aleyhindeki şikâyetler daha da artmış­tır. Bir süre sonra Osman Ağa, emrindeki 550 mevcudu ve 4 dağ topu ile birlikte Koçgiri ayaklanmasını bastırmak üzere Sivas'a gitti. Giresun Alayı Refahiye bölgesinden başlaya­rak Koçgiri aşiretine büyük bir darbe indirerek, harekâtta çok önemli başarı­lar gösterdi. Hatta merkez ordusu kumandanlığı tarafından, Koçgirililere karşı başarılı harekâtından dolayı Osman Ağa'ya teşekkür edildi.

Osman Ağa emrindeki gönüllü kuvvetler düzenli orduyla birlikte Yu­nanlılara karşı da savaşmıştır. 42. ve 47. Alaylar Osman Ağa ve Hüseyin Avni Alpaslan Bey kumandasında Ağustos 1921'de Sakarya cephesine sevk edildi. Hüseyin Avni Bey'in şehit olduğu bu savaşlarda özellikle Mangaltepe'de büyük başarılar gösterdiler.

Sakarya zaferinden sonra Giresun alayları Hamidiye köyünde istira­hata çekilmiş ve Giresun'dan gelen yeni kuvvetlerle takviye edilmişti. Bu za­ferden sonra Osman Ağa'ya kaymakamlık (yarbaylık) rütbesi verildi. Os­man Ağa, Giresun gönüllü alayının eksikliklerinin tamamlanması için mev­cut mal ve mülkünün satılmasına hazır idi. Giresun Mutasarrıfı Nizameddin Bey'e gönderdiği 8 Haziran 1922 tarihli yazısında bu isteğini dile getirmiş ise de; Giresun tüccarı alayın bütün masrafını kendileri karşılamışlardır.11 Ağustos–16 Aralık 1921 tarihleri arasında mülhakat hariç sadece Giresun merkez livasından ihraç edilen fındık miktarı 50.181.862 kg. idi. 1921 yılı Trabzon ve Giresun havalisinde fındık açısından bereketli bir yıl olmuş, İstanbul limanında Trabzon fındığı için önemli miktarda alivre satış­lar yapılmıştır. 6.000 çuval fındık 37–40 kuruş fiyatla Marsilya'ya gönde­rilmişti. Fındık ürününün bolluğu yağının yemeklik, kabuğunun da yakacak olarak kullanılmasından dolayı ferahlık yaratmıştı. Yakacak olarak kullanı­lacak 40–50 okkalık bir çuval fındık kabuğu 8–10 kuruşa alınabilmekteydi. Bu yıllarda Giresun'da 54 fındık kırma fabrikası, İki fındık makineleri ta­mirhanesi, bir gazoz fabrikası; Bulancak'ta iki tahta fabrikası, 4 fındık kırma fabrikası, Görele'de de üç fındık kırma fabrikası bulunuyordu.

1922 yılı başlarında Tirebolu'da mülkî ve askerî erkânın karıştıkları önemli bir yolsuzluk ortaya çıktı. Kaza kaymakamı Pertev Bey, jandarma bölük kumandanı Şerif Efendi, Kâhyaoğlu Mehmet ve telgraf müdürünün işbirliğiyle hazırlanan bir tertiple postada 27.000 liradan fazla para kayba uğ­ratılmak istenmişti. Bu durum üzerine Osman Ağa Tirebolu'ya giderek ola­yın içyüzü ve faillerini araştırmıştır. Giresun (1923) maarif alanında Ka­radeniz kıyısında en önde gelen livalardandı. Şehirde bir numune, bir lise ve anaokulu mevcuttu. Giresun öğretmenleri de her yerde olduğu gibi za­manında maaş alamamaktan şikâyet etmekteydi. Fındık zamanı yararına düzenlediği müsamereden 25, Nilüfer Hatun okulunun müsameresinden 52 lira gelir sağlanmıştı. Bayramda rozet hâsılatı 72 lirayı bulmuştu. Giresun Hilâl-i Ahmer Cemiyeti yönetim kurulu başkanlığına müftü Ali Fikrî, ikinci başkanlığına acente Hüseyin, kâtipliğine Ahmet Muhtar, veznedarlığına da Mehmet Efendiler seçilmişti. Giresun'da Sırrı Paşa'nın vaktiyle yaptırdığı mükemmel rıhtım, denizin gittikçe geri çekil­mesi dolayısıyla anlamını ve güzelliğini kaybetmişti. O yıllarda Giresun'dan Anadolu İçlerine uzanan düzgün bir yol bulunmayıp, Karahisar yolu tamire muhtaç durumdaydı.1923 yılı seçimleriyle oluşan ikinci mecliste Giresun mebusları: 1-Hacim Muhittin Bey, beşinci devre Karesi mebusu, 2- Hakkı Tarık Bey (Us), hukuk mezunu, muallim, yazar, Vakit gazetesi müdürü, 3- Musa Kâ­zım Bey, Mülkiye mezunu ve Giresun Lisesi müdürü, 4- Şevket Efendi: Gö­rele eski müftüsü, 5- Tahir Bey, Tirebolulu, eski Ziraat Bankası memu­ruydu.

Giresun millî mücadelemiz açısından önemli bir mevki olmuştur. Ka­radeniz insanının tabiatına uygun bir şekilde hemen İzmir'in işgali ile başla­yan, Giresunluların vatanperver ve uyarıcı tepkileri milletimize manevi bir güç vermiştir. Giresun'da fiilî örgütlenme meydana gelmiş ve bir Pontus devleti kurmak isteyen Rumlara karşı amansız bir mücadele verilmiştir. Böylece Rumlara vurulan Türk tokadı ile uydurma Pontus devleti bir daha dirilmemek üzere mezara gömülmüştür. Hiç şüphesiz bu mücadelede Osman Ağa'nın faaliyetleri her türlü takdirin üstündedir.

Osman Ağa'nın çoğu zaman şikâyetlere yol açan icraatları Rum çeteci­lere anladıkları usulle karşılık vermekten meydana gelmiştir. Bu mücadele sırasında ender de olsa arzulanmayan olaylar olması yapılanlara gölge dü­şürmekten uzaktır. Giresunlular hem Birinci Dünya hem de İstiklal Savaşla­rında maddi ve manevî büyük fedakârlıklarda bulunmuştur. Adı geçen sa­vaşlarda binlerce kahraman Giresunlu şehitlik ve gazilik mertebesine ulaş­mıştır.

Giresun delegeleri Mustafa Kemal Paşa'nın Erzurum kongresine sivil olarak katılmasını sağlayarak, Kuva-yi milliyenin sivil bir hareket olduğunu vurgulamışlardır. Bu da Giresunluların gelecekteki demokratik yapıyı ve si­vil toplumu daha o tarihte benimsediğinin işareti olarak değerlendirilmelidir. Giresun basını millî mücadeleyi teşvik ederek, üzerine düşen vazifeyi büyük bir alçak gönüllülükle yerine getirmiştir. Bölgede Türk milletinin susturulamaz sesi ve ruhu olmuştur. Giresunlular bölgelerine yapılmak iste­nen Rum iskânına aktif olarak mani olmuşlardır. Bu sayede şehir homojen bir Türk bölgesi halinde kalmıştır.

              OSMAN AĞA

            Osman Ağa, Giresun’un Hacı Hüseyin Mahallesinde 1888 yılında doğdu. Babası Feridunzâde Hacı Mehmet Efendi’dir. Düzenli bir eğitim görmedi, ancak zeki, azimli ve sağlam bir irade sahibiydi. Daha gençliğinde lider nitelikli, varlıklı ve ileri gelen kimselere verilen “Ağa” lakabı ile anılmaya başlandı. Evlilik çağında Panazoğlu Hacı İsmail Ağa’nın kızı Hatun Hanımla evlendi. Bu evlilikten oğulları İsmail ve Mustafa dünyaya geldiler. Bir süre Aksu ağzında kurulan kereste fabrikasına kayınpederiyle birlikte ortak oldu.

            13 Ekim 1912’de Balkan Savaşının başlaması Osman Ağa’nın kaderinde önemli bir rol oynadı. Osman Ağa, askerlik bedeli ödendiği halde, bir hafta sonra askerliği olmayanlardan bir gönüllü müfrezesi teşkil ederek bunlarla Balkan muharebelerine katıldı. Çorlu civarında Bulgarlara karşı yapılan hücumda diz kapağına isabet eden bir şarapnel parçası ile sakat kaldı. Buradan Giresun’a dönen Osman Ağa, Birinci Dünya Savaşına kadar ticaretle uğraştı.

            İttihat ve Terakki mensubu Osman Ağa, Birinci Dünya Savaşı başında topladığı 700-800 gönüllüyle Teşkilat-ı Mahsusa alayına katılarak Batum bölgesinde Ruslara karşı savaştı. Türk ordusunun Ruslar karşısında gerilemesi ve Harşit çayına kadar çekilmesinden sonra da Albay Hacı Hamdi Bey’in kumandasındaki 37. Fırka ile ilişkilerine devam etti. Cepheden kaçan firarilerin yakalanıp cepheye gönderilmesini sağladı. Ekim 1917’den itibaren Rus birliklerinin geri çekilmesiyle beraber Osman Ağa askere gerekli cephaneyi kendi motorlarına yükleyip, Batum Vali ve kumandanını Batum Limanı’na götürdü. Bir süre Batum’dan kaldı, Kafkasya’dan Giresun’a silah ve teçhizat getirmekle uğraştı. Mütarekeden sonra şehre dönüşünde törenle karşılandı. Askerlik Şubesi Başkanı Hüseyin Avni Alparslan Bey’le, Kaymakam Nizameddin Bey’in aralarında bulunduğu şehrin ileri gelenleri Pontus tehlikesi karşısında Giresun’un durumunu kendilerine anlattılar. Bu sırada belediye reisi olan Dizdarzâde Eşref Bey’in istifası üzerine belediye reisliğini devraldı. Aynı zamanda Giresun Müdafaa-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti’nin de başına geçti. İzmir’in işgalini kınayan miting Osman Ağa’nın başkanlığında düzenlendi. Tehcir suçlusu olarak yargılanmak üzere İstanbul’a getirilmesi istendi. Tutuklanma tehlikesi üzerine Giresun’u terk ederek dağa çıktı. Mustafa Kemal Paşa, Havza’dan İstanbul’a gönderdiği raporda “Osman Ağa’nın çetesinin önemli olduğunu, Giresun ve doğusu civarında önemli bir hareketinin görülmediğini” bildirmişti.

            Taşkınlıklarını iyice artıran Rumlar, 5 Haziran 1919’da Taşkışla denilen Rum okuluna Yunan Kızılhaç bayrağı çektiler. Karahisar’dan Giresun’a inen Osman Ağa, Rum okuluna asılan bayrağı indirdi ve tekrar dağa çıktı. Sivas, Tokat, Karahisar Rum metropolitlerine baskı yaparak Patrikhaneye ve İstanbul hükümetine tehcirle ilgilisi olmadığına, affedilmesinin yerinde olacağına, kendisi hakkında şikâyetlerin bulunmadığına dair birer mektup yazmalarını sağladı. 30 Haziran 1919’da Osman Ağa ve maiyeti “istiman” ettiler. 7 Temmuz 1919’da Meclis-i Vükela, Osman Ağa ve 168 arkadaşını şahsi hukuk saklı kalmak şartıyla affetti. Af edilmesi üzerine 8 Temmuz 1919’da Giresun’a hareket etti ve belediye reisliği makamına yeniden oturdu.

            23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresine Giresun’u temsilen katılan Dr. Ali Naci ile İbrahim Hamdi’yi Mustafa Kemal Paşa’ya tutumları üzerine şehirden uzaklaşmak zorunda bıraktı.

            Osman Ağa, Millî Mücadele’nin propagandasını yapmak üzere 17 Şubat 1919’da Gedikkaya adlı haftalık bir gazete çıkardı.

            TBMM hükümetinin kurulmasından sonra Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek kayıtsız şartsız millî hükümetin emrine girdiğini bildirdi. Kazım Karabekir Paşa, Ermeni harekâtı sırasında Osman Ağa’nın kuvvetini Kars’a çağırdı. Osman Ağa’nın katılmadığı bu harekâtta müfreze, Doğu cephesindeki savaşlara yetişemedi. Bu sırada Osman Ağa, on beş kişilik gönüllü müfrezesiyle 29 Ekim 1920’de İnebolu’ya geldi. 8 Kasım’da Kastamonu’ya geçerek Ankara’ya gitti. Burada Mustafa Kemal Paşa ile görüşen Osman Ağa, onun iltifatlarına mazhar oldu. 12 Kasım’da Mustafa Kemal Paşa’nın arzusunu üzerine “Giresun Gönüllü Maiyet Müfrezesi” kuruldu. Dört arkadaşıyla Giresun’a döndü. Birkaç ay içinde tam teçhizatlı 200 kadar gönüllü daha hazırlayarak muhafızlık göreviyle Ankara’ya gönderdi. Sayıları artan Muhafız Birliği, Giresun Gönüllü Lâz Müfrezesi adını aldı.

            Giresun’a dönen Osman Ağa, Askerlik Şubesi Başkanı Hüseyin Avni Alparslan Bey ve Jandarma Kumandanı Hamdi Bey’in desteğiyle başta Giresun olmak üzere Tirebolu, Rize ve Ordu’dan toplanan gençlerle Giresun Gönüllü Taburu’nu kurdu. 1921 başlarında Ankara’dan aldığı emre uyarak Hüseyin Avni Bey’in başında bulunduğu Giresun Nizamiye Alayı, yani 42. Alay’ın kuruluşu ile uğraştı. 1921 Martında emrindeki 550 mevcudu ve 4 dağ topu ile birlikte Koçgiri ayaklanmasını bastırmak üzere Sivas’a gitti. Giresun Alayı, Refahiye Bölgesi’nden başlayarak asilere büyük bir darbe indirerek, harekâtta çok önemli başarılar gösterdi. Hatta Merkez Ordu Kumandanı Nureddin Paşa, Osman Ağa için “muvazzaf asker olmamasına rağmen, askerlik için yaratılmış, müstaid bir adam” ifadesini kullandı. Pontusçuların yeni merkezi Samsun civarındaki Rum çetelerinin buradaki tecavüzlerinin önüne Osman Ağa kumandasındaki Giresun Gönüllü Alayı’ndan faydalanıldı. Alay, 16 Nisan 1921’de Ümit Vapuru ile Samsun’a hareket etti. Samsun’daki asayişin sağlanmasından sonra alay, 14 Temmuz 1921’de Batı Cephesine hareket etti. Ankara’ya gelip TBMM’nin önünde geçit resmi yapıldı ve kendisini ziyarete gelen mebuslar heyetine “Ben sağ ayağımı harpte sakat ettim. Bu seferde her iki ayağımı tamamıyla kayıp ve mahvetsem bile sedye üzerinde çalışarak düşmanı denize dökünceye kadar bu alaylarımla beraber çalışmaya ahdettim” dedi.

            Sakarya Savaşında Yusuf İzzet Paşa grubunda 47. Alay Kumandanı Osman Ağa, 25 Ağustos’taki Mangal Tepe taarruzuna katılıp, 15 Eylül’e kadar bütün muharebelerde bulundu. Mangal Tepe’de bindiği at vurulmuş, kendisine bir şey olmamıştı. Hatta bu taarruzda 42. Alay, başta kumandanı Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan Bey olmak üzere pek çok şehit verdi. Osman Ağa’ya kaymakamlık (yarbay) rütbesi verildi. Yunanlılara karşı Büyük Taarruz’un sonuna kadar bütün muharebelerde bulundu, 21 Aralık 1922’de Giresun’a döndü. Giresun’da kısa bir müddet kaldı. Mustafa Kemal Paşa’nın emri üzerine tekrar Ankara’ya gitti. Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in ölümünden sorumlu tutuldu ve çıkan çatışmada yaralı olarak sedyede iken Muhafız Taburu Kumandanı İsmail Hakkı Tekçe tarafından vuruldu (2 Nisan 1923). Cenazesi İstanbul üzerinden Giresun’a getirildi ve Kalede Kurban Dede’nin mezarının yanında defnedildi. Şapka İnkılâbı nedeniyle Giresun’a gelen Kılıç Ali Bey’in kabrin feci halini Mustafa Kemal Paşa’ya anlatması üzerine Mustafa Kemal Paşa ilgililere emir vererek Osman Ağa’nın mezarının kalenin en güzel yerine nakledilmesini sağladı (1925). Halen buradaki anıt mezarında ziyaretçilerini karşılamaktadır.

               HÜSEYİN AVNİ ALPARSLAN BEY

            1876 yılında Tirebolu’nun Cintaşı mahallesinde doğdu. Babası Hüseyin Yazıcıoğulları’ndan Emin Efendi, annesi Yanıkömeroğlu Mehmed Kaptan’ın kızı Kadın Hanım’dır. İlk eğitimini babasından ve mahalle mektebinden aldı. Tirebolu’da rüşdiye mektebinde okudu. Trabzon İdadisini bitirdi (1898). Mekteb-i Harbiye’den mezun oldu (1901). Balkanlarda Rum ve Bulgar komitecilerine karşı yapılan takiplerde bulundu. Grenebe Jandarma Bölüğünde mülâzım-ı evvel rütbesiyle Yunan çetelerine karşı savaşırken 100 kişilik bir Yunan çetesini imha ederek askerlik hayatının büyük zaferlerinden birini kazandı. 30 Haziran 1907’de yüzbaşı oldu ve Manastır Jandarma Alayı 5. Taburu Grenebe Bölük Kumandanlığına atandı. Otuzbir Mart Vaka’sını (13 Nisan 1909) bastırmak üzere Selanik’ten İstanbul’a gelen ordunun ilk öncü birliğinde yer aldı ve Kasımpaşa Jandarma Bölük Kumandanı, Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa’ya katılarak Tavusger Taburu Kumandanı oldu (8 Kasım 1914). 20 Ağustos 1917’de Harşit cephesinde 110. Alay Kumandanlığı vekâletinde bulundu. Ordunun Kafkas İleri Harekâtına katıldı (10 Şubat 1918) ve Trabzon Mevki Komutanlığına (24 Şubat 1918) getirildi. Harpten sonra Giresun Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin edildi (1 Ocak 1920). Bir süre sonra Giresun Kaymakamlığı görevini de vekâleten yürüttü. Nizamiye Alayı (Alparslan Grubu) adı ile kurulan ve yeni düzenleme ile 42. Alay adını alan alayın komutanlığına getirildi. (Şubat 1921). Samsun’da Pontus çetelerinin ortadan kaldırılmasından sonra komutasındaki 42. Alay ile Mangal Dağı ve Türbe Tepe’nin kaybedildiği anda Sakarya Muharebesine katıldı. Savaşın altıncı günü 28 Ağustos 1921’de Haymana yakınlarında Gökgöz mevkiinin güneyinde Yunan kuvvetlerine karşı direnerek mevzilerini korumaya çalıştıkları sırada bir şarapnel parçasıyla yaralandı ve aldığı yaraların tesiriyle 30 Ağustos 1921’de şehit oldu. Haymana’da Hamamlar mevkiinde defnedildi.

            Türk dili ve kültürü hakkında Türk Yurdu dergisinde yazıları olan, Giresun’da Millî Mücadelenin fikri altyapısını oluşturanların başında gelen Hüseyin Avni Alparslan Bey’in Doğu Karadeniz’in etnik durumu hakkında Trabzon Havalisinde Oturanlar Lâz mı? Türk mü? (Giresun 1921) adlı bir kitapçığı yayımlanmıştır.


Kaynakça:
- Giresun  Kent Kültürü- Giresun Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları/


  • 183141_1829254965657_1068823741_2182472_3265136_n.jpg
  • 183312_1829255285665_1068823741_2182474_67658_n.jpg
  • 183420_1829254605648_1068823741_2182470_5537400_n.jpg
  • 189041_1829254285640_1068823741_2182467_5192518_n.jpg
  • 190492_1829255445669_1068823741_2182475_1233385_n.jpg
  • 4.JPG
  • Çan Kulesi.jpg
  • DSCN5283.JPG
  • DSCN8335.JPG
  • DSCN8338.JPG
  • Eski Keşapta cumhuriyet bayramı kutlamaları.jpg
  • Genel Görünüş-18.jpg
  • Genel Görünüş-26.jpg
  • GİRESUN   21.jpg
  • İl Genel Mecl.JPG
  • Kaldırım Çalışması.jpg
  • Keşap eski görünüşü.jpg
  • Kumyalı-2.jpg
  • Kumyalı.jpg