T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI GİRESUN İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

İnançlar, Gelenekler, Motifler

GİRESUN HALK KÜLTÜRÜ

Mayıs Yedisi Gelenekleri

Bu tören üç ana bölümden oluşmaktadır: Sacayaktan geçme, dere taşlama ve adanın etrafını dolaşma. Yapılan bütün bu törenlerin amacı; belalardan ve kötülüklerden kurtulmak, soyun sürdürülmesi, bolluk ve baharla birlikte yeni yıla iyi bir şekilde başlama dileğidir. Türk kültüründe suyun ayrı bir yeri ve önemi vardır. Kültürümüzde ve birçok halk inanışında insanlar suyla ilgili ihtiyaçları ve inançları doğrultusunda kendi kültürlerini oluşturmuşlardır. Su kenarları birçok medeniyetin, kültürün doğmasına mekân olmuştur. Suyun olduğu yerde canlılık, bereket, bolluk, yaşam olmuştur. Birçok yöremizde suya bağlı inançlar ve gelenekler oluşmuştur. Giresun ve yöresinde de suya bağlı gelenekler ve inançlar bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Giresun’da her yıl mayıs ayının yirmisinde “Mayıs Yedisi” kutlanmaktadır. Rumi takvime göre bu tarih, mayıs ayının yedisine denk gelmektedir ve bu nedenle de Mayıs Yedisi olarak anılmaktadır. 1977 yılına kadar Mayıs Yedisi adıyla sürdürülen bu törenler, bu tarihten sonra Aksu Şenlikleri adını almıştır. Günümüzde ise, belediyenin organizasyonunda Uluslararası Aksu Festivali adı altında kutlanmaktadır. Her yıl 20 Mayıs günü şehir halkı, çevre ilçe ve köylerden gelenlerin de katılımıyla sabahın erken saatlerinde yanlarına aldıkları yiyecek ve içecekleriyle birlikte Giresun’un doğusunda bulunan Aksu Deresinin deniz ile kesiştiği yerde toplanır. Burası bir panayır yerine dönüşür; o gün, insanlar için bir toplanma, buluşma günüdür. Bu, her yıl, yılda bir kez de olsa atalarından kendilerine kalan gelenekleri yaşatmak, kültürlerini icra etmek için bir fırsattır. Oraya gelen insanlar için bugün, dileklerinin kabul olunup, belalardan arınıp, kötülüklerden kurtulma günüdür. Mayıs Yedisi’nde yapılan tören, üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar Sacayaktan geçme, dere taşlama ve adanın etrafını dolaşma geleneğidir. Sacayaktan geçme töreninde, içinden insan geçebilecek büyüklükteki sacayağı şenlik alanına getirilir. Soyun sürdürülmesi geleneğine dayanan bu gelenekte, çocuğu olmayanlar dilekte bulunarak üç kez sacayaktan geçerler. Sacayak ana rahminin simgesi durumundadır. Yaşam, doğumdur ve doğum da kadınla gerçekleştiğine göre kadın, üremenin sembolü sayılır. Toprak da kadın gibidir. Doğurmaya hazır kadın gibi toprak da, baharda canlanır. Bu nedenle kadının doğurganlığı ile toprağın bereketi aynı şeylerdir. Çocuğu olmayanlar; ana rahminin, soyun sürdürülmesinin simgesi durumunda olan sacayaktan geçerek dilekte bulunurlar. Doğanın ve baharın getirdiği yaşam zevkiyle insanlar, bütün kötülüklerden arınmak ve yeniden doğmuş gibi hayata umut dolu, tertemiz başlamak ister. Doğanın canlanmasıyla da insan kendini yeniden doğmuş farz eder. Aksu Deresinin denize döküldüğü yerde, “derdim belam denize”, diyerek yedi çift bir tek taşı suya atarlar. Yedi, kutsal bir rakamdır; tek taş ise dileğin yerini bulması için atılan sonuncu taştır. İnsanlar doğanın canlanmasıyla ve suyun belayı, kötülükleri alıp götüreceği inancıyla dileklerini tutup dereyi taşlarlar. Bunu özellikle kadınlar, kızlar kendilerine uğur getirmesi amacıyla yaparlar. Dere taşlamadan sonra törene katılanlar, suya girip başlarından aşağıya maşrapayla ırmak suyunu dökerler.  Bu uygulamada da suyun insanda bulunan kötülükleri, hastalıkları, uğursuzlukları alıp götüreceği inancı vardır. Sonuncu gelenek ise adanın etrafında dolaşma geleneğidir. Halk, dere kenarında toplanıp motorla, kayıklar denize açılarak adanın etrafını dolaşıp sacayaktaki daireye benzer bir daire çizer, bindikleri noktaya tekrar geri dönerler. Ada turu Hamza Taşı önünde başlar ve yine aynı taşın önünde sona erer. Bu törenin amacı da, yine sacayakta ve dere taşlama geleneğinde olduğu gibi soyun sürdürülmesi ve belaların denize atılmasıdır. Döllenmenin bu mevsimde başlaması ve toprağın bereketlenmesi inancı; adanın etrafında tur atılmasıyla daha somut hale gelir. Bu törenlerde doğayla insan hayatı özdeşleştirilmekle birlikte, baharda doğa nasıl uyanıyorsa insanın da baharla birlikte hayat yeniden, daha iyi bir şekilde başlayacağı düşüncesi hâkimdir. Törenin özünde canlılık, üreme ve doğaya egemen olma kaygısıyla, yaşamın sürdürülmesi olgusu vardır. Yapılan törenlerin hepsi kültürümüzün ve inançlarımızın bir parçasıdır ve somut bir şekilde hala yaşamaktadır. Kültürel mirasın bir parçası olan Mayıs Yedisi o yöredeki insanların özel bir günüdür. O gün içerisinde yapılan her şeyin ayrı bir manevi anlamı vardır. Türk kültürünün birer parçası olan bütün bu gelenekler, bizim insanımızı ifade eder, geçmişimizi yansıtır.

Mart Kırma Geleneği

Dünyanın birçok yerinde mevsim değişikliklerinde, özellikle kıştan bahara ve sonbahardan kışa geçişte törenler yapıldığını biliyoruz. İnsanlık tarihinin kökeni çok eskilere dayanan ve günümüzde de dünyada değişik adlarla tanımlanan bu törenlerden biri de yöremizde ”Mart Bozma”, “Mart Kırma”, “Yılbaşı Bozma” gibi adlarla anılan yeni yıl törenidir. Halk deyimiyle eski hesap 1 Mart’ta yeni yıl kutlanır. Kullandığımız takvimde 14 Mart’a denk düşen o gün, her başlangıçta olduğu gibi büyük önem taşır. İnsanlar bugüne nasıl başlarlarsa bütün yılın öyle geçeceğine inandıklarından çok dikkatli davranırlar ve kendilerine göre gelecek günlerini garanti altına almak adına bazı tedbirlere başvururlar. Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yaygın olan Mart Kırma geleneğinin Giresun ve çevresinde uygulanışı da yer yer farklılıklar arz etmektedir. Bu konudaki derlemenin en detaylısı Çanakçı’da Gülizar Nine’den yapılan derlemedir. Görele doğumlu 60 yaşındaki (1998 yılı itibariyle) Gülizar Öztürk, Mart Kırma’yı şöyle anlatıyor: “Yılbaşı gelüikennik (gelirken) pool (mısırın olgunlaşmamış hali) ıslaruk. Una (ona) biz bütün daru derük, ıslaruk bi gün önceden iki gulplu gazanla guyaruk (koyarız) ateşe. Urada güzelce bişer. Ocağa somun (yuvarlak ekmek) ataruk; gara ateşin aylına (üstüne) taflan (karayemiş), gele (yaprak) guyaruk. İçine de boncuk ataruk (boncuk kimin ağzına gelürse yılbaşını u gırar). Undan geri (Ondan sonra) sırgan (ısırgan otu) bişüürük  (pişiririz). Yılbaşında sınavuşlu (sınanmış) bi adamımız olur. Adamımızı çaaruruk (çağırırız); gel yılbaşımızı gır diye. Adam gelür gapı (kapı) ya, içeri girmez. Ayaanın altına bi keskin balta guyaruk yahut bıçak guyaruk. İşimiz keskin gelsin, ee (iyi) gitsin, dolaşuk gitmesin diyenü (diye). O bucaklığa (mutfağa) doru koşar; üç kere Gulhuyu (İhlâs Suresi) okuya gene sora gapı dibine goşar. Gene Gulhuyu okuya gene gider gelür u adamımız. Peşinden su seeperük (serperiz). Devletli ol diye. Zabattan (sabahtan) saat 3’te galkarum. Guş önneden galkarum. Gider akan sudan, çeşmeden su aluruk (alırız). Elime bi girebi (Karadeniz’e özgü kısa balta) alurum köpek falan olr diyene. Gelürüm ilkin evime, seeperim suyu tavana, üstüne her yerine. Hızanların (çocukların) odasına seeperüm. Hızaznları yüzüne gelir, anne bizi berinnettin (irkilttin) derler. Uşağım bu kereş (bugün) dvletli olun diye size serpiim. Ahıra gidip ineklerimize de serpiim. İkindi girmeden öölin (öğlen) den geri ineklerimizin guyruğuna gırmızı iplik baalaruk. Mart ben darttım (tarttım) sen dartma diye üç kere çekerük; aşaa aşaa (aşağı) bazara gelen ineklerde hep bu hep vardur. İpii heç bir zaman çıkarmuyuk. U (O) gendü gendüne düşüyu (düşüyor). Yılbaşuumuzu gıran (kıran) adamımızı yedüürük (yediririz). Mısırımızın, darımızın gannı (karnı) aç olmasın derük. Börek yaparuk, erişte yaparuk. Mart’ı sınavuşlu (denenmiş) adamımız gıriyu (kırıyor)ç sınavuşlu adamımız olmasa çocuklarımızı yolluyuk (yolluyoruz) gonu gomşiye, yakın akrabiye (akrabaya). Urda bir çocuk yatar. En sifti (önce) kim girerse onu sınaruk. ‘Gelin ayaandan (ayağından), çoban dayandan (dayağından) derler’. Ee (iyi) gelüüşüse(gelirse) her sene una gırdııruk. Eversek (evlendirsek) dışarıu getse de gene gelür u gırar.

Mart Bozucunun Seçimi ve Kutsal- Uğurlu Kişi Motifi

Mart Bozma görevini üstlenen kişi Mart’ını bozduğu ailenin bir yıl boyunca başına gelebilecek iyi ya da kötü her işin peşinen sorumluluğunu üstlenmiş gibidir. Bu bir yıl içinde olabilecek her iyi ve güzel şey onun uğurluluğuna bağlanacağı gibi her olumsuz ya da kötü şeyin sorumlusu da yine o sayılacaktır. Ekmek ya da ısırgan ekmeğinin içine göğ boncuk konması tesadüfî değildir. Özellikle göğ (mavi) boncuğun eski Türk inancındaki göğün kutsallığı, Kök Tengri inancıyla ilgili olması muhtemeldir. Nazara karşı bu boncukların kullanılmasında da gök renginin kutsiyetinin ve buna bağlı olarak koruyucu özelliğinin etkisi olmalıdır. Seçici unsur olarak kullanılan darı tanesi ise her tohumlu bitkide olduğu gibi üremenin sembolü olması bakımından önem taşımaktadır.

Su Motifi

Su, bütün yaratılış mitlerinde var olan ve bütün yaşamın kendisinden var olduğuna inanılan hayat kaynağıdır. Su, Türklerin eski dini olan Şamanizm’de de kutsaldır, arıdır, temizleyicidir, uzun ömürlüdür. Sadece Mart Bozmada değil, hayatın her aşamasındaki çeşitli seremonilerde önemli bir yer tutar. Eski Türkler Gök Tanrı’ya ve gökte başka “Tengri ruh”ların varlığına inanmaktaydılar. Bu doğa kültürünü “yer-su” terimiyle ifade etmişlerdir. Bu uygulamada da sabah güneş doğmadan pınardan getirilen suyun okunup üflenip çatmalara, tavana, evin her tarafına, uyuyan çocukların üzerine ve ahırdaki hayvanların üzerine serpilmesi tamamen “yer-su” inancıyla ilgili ve kökü binlerce yıl öncesine uzanan bir inanış olduğu; bu işin okunup üflenerek yapılması ise seremoniye İslami bir görünüm kazandırma endişesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Yemek Yedirme Motifi

Mart Bozucu’ya yemek yedirmede önemli olan, bu şahsın tıka basa doyurulmak istenmesidir. Bunun sebebi, bu kişi ne kadar doyarsa o seneki mısırların da o kadar dolgun olacağına duyulan inançtır. Hayvanların yedirilip içirilmesi de benzer amaçla yapılmaktadır.

Demir Motifi

Demir bilindiği gibi eski Türk dini Şamanizm’de koruyuculuğuna inanılan kutsal bir madendir. Birçok seremonide önemli rol oynar. Koca evine gelen geline ocağın zinciri tutturulur. Ölen kişinin üzerine bıçak, makas gibi şeyler konur. Mart Bozmada ise durum biraz farklıdır. Burada ön plana çıkan demirin değil, demirden yapılan nesnenin özelliğidir. Burada da yine su motifinde olduğu gibi eşya ile iş arasında bir iletişim kurma söz konusudur. Demirdeki koruyucu güçle balta ve bıçaktaki kesici, iş bitirici özelliklerin işin karakterine yansıması amacı güdülmektedir.

Kutsal Hayvan Motifi

Atlı göçebe medeniyetini yaşamış, tarım toplumu olma özelliğini bugün de önemli ölçüde koruyan Türk toplumunda her hayvanın ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu gelenekte hayvanların eve getirilmeleri suretiyle yeni yılın başlangıcının onlara da yaptırılmasında hem eski inanışların, hem de hayvanları masum günahsız kabul eden İslami inancın etkilerini birlikte görmekteyiz. Burada dikkati çeken bir diğer husus, havyaların gelişi güzel değil, özelliklerine göre seçilerek getirilmesidir. Koyun seki Türklerde kutsal sayılan bir hayvandır ve uysallığın sembolüdür. Halk arasında cennet hayvanı olarak da kabul edilir. Buzağı iki yönüyle dikkat çekicidir; biri eskiden totem olarak kabul edilişi, diğeri ise masumiyetidir. Başta inek olmak üzere bütün bu hayvanların ortak özelliği uslu, sakin yapıya sahip olmalarıdır. Bu uygulamalarda arzu edilen şey hayvanlarda var olduğuna inanılan bütün bu özellikleri insan hayatına aktarmak, yeni yılın hayvan karakterleriyle benzeşmesini sağlamaktır.

Kırmızı İplik Motifi

Sabahleyin hayvanların kuyruğuna bağlanan ve bir daha kendiliğinden düşünceye kadar açılmayan iplikte de kırmızı renk rengin koruyucu olduğuna dair eski inancın etkisi vardır. Kırmızı renk gelinlerin beline bağlanan kuşakta iffeti temsil ederken, başlarına örtülen duvakta burada olduğu gibi koruyuculuk özelliğiyle çıkar karşımıza. Mart Kırma geleneğinin temelinde, kişinin geleceği bilme, tayin etme, düzenleme arzusu yatmaktadır. Geleceği bilmek arzusu insanın en eski istekleri arasında yer almaktadır. Bu “Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez” emrinden hareketle uygulamalarda görülenler Kur’andaki açık yasaklarla çelişmekte, bu ikilem arasında kalan insanlar bir ara yol bulmak istercesine İslam öncesinden getirdikleri alışkanlıkları ve gelenekleri İslami motiflerle süsleyerek geleneklere meşruluk kazandırmaya çalışmaktadırlar. Çocuk ve hayvanlara Mart Bozdurmada hakim olan düşünce İslami düşüncedir. İslam’a göre akıl baliğ olamamış insan ve kendisine düşünme melekesi kazandırılmayan hayvan günahsızdır. Yaptıklarından ötürü hesap vermek zorunda değildir. Görülüyor ki, bugün birçok gelenekte Şamanizm’in unsurlarına rastlamak mümkündür. Özellikle eski geleneklere sadık kalan Türk toplumlarında bu unsurlara daha fazla rastlanmaktadır.

Giresun Halk Takvimi ve Buna Bağlı İnanışlar

Halkın hayata bakış açısı, kültürel değerleri ve sosyo-psikolojik yapısını oluşturan takvime “halk takvimi” diyoruz. Her bölgenin kendine özgü geleneksel değerleri, çeşitli halk takvimleri bir milletin kültüründe özel bir yere sahiptir. Yüksek bir medeniyete sahip Türk milletinin de tarih boyunca kullanmış olduğu çeşitli takvimler vardır. Türkler Müslümanlığı kabul etmeden önce, 12 yılda bir devreden, 12 hayvanlı Türk takvimini kullanmaktaydılar. Bu takvim güneş yılına göre hazırlanmış ve her ay bir hayvanın adıyla anılmaktaydı.

Giresun halk takviminde bir gün şu bölümlerden oluşmaktaydı:

Seher (şafak), zabah (sabah), guşluk (kuşluk), öölin (öğlen), ikindi, aaşam (akşam, dar vakit), yatsı, gece.

Seher (şafak)              : Günün yeni ağarmaya başladığı zaman.

Zabah (sabah)             : Günün yeni ağarmasından kuşluk vaktine kadar olan zaman.

Guşluk (kuşluk)          : Sabah ile öğlen arası.

Öölin (öğlen)              : Kuşluk ile ikindi arası, gün ortası.

İkindi                          : Öğlen ile ikindi arası.

Aaşam (akşam)           : İkindi ile yatsı arası. Bu zaman dilimi uğursuz sayılır. Akşam ezanından sonra evden hamur mayası ve çiğ süt verilmez, verilirse içine bir kömür parçası atılır. Bunun sebebi bereketin kaçmamasıdır.

Yatsı                           : Akşam ile gece yarısı arası.

Gece                           : Yatsı ile şafak arası.

Giresun halk takviminde çarşamba günleri çamaşır yıkamak uğursuzluk sayılır ve cuma günleri öğleye kadar evde iş yapmak günah addedilir. Ayrıca bir yöreye ne zaman halk pazarı kuruluyorsa, o gün haftanın başı olarak kabul edilir. Örneğin Bozat’ın pazarı cuma günü ise, bir haftalık zaman dilimi cumadan cumaya olarak kabul edilir.

Bir yıl dört mevsimden oluşur:

Bahar  : İlkbahar

Yaz     : Yaz

Güz     : Sonbahar

Gış      : Kış

Genel takvimde olduğu gibi, Giresun halk takviminde de dört mevsimi oluşturan on iki ay vardır. Bu aylar “kocakarı hesabı” veya “eski hesap” denilen mahalli tabirle isimlendirilir ve buna göre hesaplanır. Bu hesaplama eski Rumi takvime karşılık gelir. Dolayısıyla da miladi takvimden 13 gün geridedir.

İlk ay Mart ayıdır. Mart ayından başlamak üzere bir yılın on iki ayı şu şekilde isimlendirilir:

Mart ayı                      : Mart

Abrul ayı                    : Nisan

Mayıs ayı                    : Mayıs

Kirez (kiraz)               : Haziran

Orak ayı                      : Temmuz

Ağustos ayı                 :Ağustos (Şebinkarahisar ve yöresinde harman ayı olarak da isimlendirilir)

Ceviz ayı                     :Eylül (Şebinkarahisar ve yöresinde Avara ayı olarak da isimlendirilir)

Darı ayı                       :Ekim (Şebinkarahisar ve yöresinde Hac ayı olarak da isimlendirilir)

Üzüm ayı                    : Kasım

Karakış ayı                  : Aralık

Zemheri ayı                 : Ocak

Gücük ayı                   : Şubat

Görüldüğü gibi, ayların isimlendirilmesinde miladi, milli ve mahalli isimlerin birlikte kullanılmasından oluşan bir takvim kullanılmaktadır. Bunun yanında dini hayatla ilgili olmak üzere Muharrem, Recep, Şaban ve Ramazan gibi Hicri ay adları da halk arasında kullanılmaktadır.

Eski Türk İnançlarının İzleri

Eski Türk dini doğa kültleri, atalar kültleri ve gök tanrı olarak adlandırabileceğimiz üç ana kısımdan oluşmaktaydı. Günümüz Müslüman Türkleri için bu kültler din değil, eski inanç sistemlerimizden kaynaklanarak günümüze kadar gelen ve günümüzde de varlığını devam ettiren gelenek ve göreneklerdir. Bugün Türk dünyasının birçok yerinde mukaddes sayılan dağlar bulunmaktadır. Özellikle yüksek dağların mukaddes addedilmesinin yanında buralarda var olduğu kabul edilen yatırların genellikle isimsiz olduğunu görmekteyiz. Buradan hareketle bu yatırların bazılarının gerçek yatırlar olmayıp İslam öncesi devirde dağ ve tepelerde mevcut olduğuna inanılan üstün güç ve ruhların İslami devirde yatırlar haline dönüştüğünü söylemek olasıdır. Giresun ve yöresinde de dağ ve tepelerin mukaddes sayıldığı, buralarda ermiş kişilerin mezarlarının bulunduğuna dair birçok inanış mevcuttur. Tirebolu ilçesi Yalvaç köyü halkı arasında tepelerde bulunan mezarlarda evliyaların yattığına inanılmaktadır. Bu evliyalar gece yarılarından itibaren atlarla birbirlerine ziyarete giderler. Ziyarete gidişin belirli güzergâhlardan olduğuna ve bu güzergahlar temiz tutulmadığı takdirde yollarını değiştirdiklerine inanılır ve bu yollar daima temiz tutulur. Ayrıca Şebinkarahisar ilçesindeki Erimez Tepesi’nde bulunan karın da şifalı olduğuna inanılır. Sadece yedi yılda bir kar erimekte ve karların altında bulunduğuna inanılan Altınlı Çeşme’de abdest alan kör bir kişinin gözlerinin açıldığı rivayet edilmektedir. Bilindiği gibi taş ve kayalar da Türklerin inanç sisteminde önemli bir yer tutmaktadır. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde “sabır taşı”, yani dertlerin, sıkıntıların anlatıldığı taşlardan söz edilmektedir. Sıkıntıların büyüklüğü, çözümsüzlüğü, çaresizliği karşısında bu sabır taşının çatladığı rivayet edilir. Giresun ve yöresinde taş kaya kültü ile bağlantılı birçok inanış ve rivayetler bulunmakta olup, bunlardan en önemlisi şunlardır: Giresun şehir merkezine mesafede Taşhan köyü yakınlarında bulunan Gelinkayası’nın dilden dile anlatılan bir rivayeti vardır. Burada çok büyük iki taşın bir noktada birleşerek üst üste durması bir efsaneye bağlanmıştır. Bu efsanede, bir gelinin taşa dönüşmesi anlatılmaktadır. Bulancak’ta da Gelin Kayası adı verilen şaha kalkmış bir atın üstünde gelini andıran kaya hakkındaki söylenti: “Babası ne kadar çeyiz vermişse yine de kız yeterli bulmamış bana değirmen taşını da ver, demiş. Hâlbuki babasının verecek başka şeyi yokmuş, onun üzerine kızına beddua etmiş. Sen de değirmen taşı gibi taş kesil, demiş. O da kesilmiş.” Gedikkaya, Giresun şehrine uzaklıkta kaleye ağzını açmış dik ve sarp bir kayadır. Gedikkaya’nın ortasının savaş anında kaleden atılan bir topla uçurulduğu rivayet edilmektedir. Giresun ve havalisinde ağaç kültüyle ilgili anlatılan ve yaşanılan inançlar Anadolu’nun diğer bölgelerine benzemektedir. Yeni ay doğduğunda bahçelere sebze tohumu ekilmez. Eğer yeni ay zamanında tohum ekilirse ondan fayda gelmeyeceği ve çürüyüp yok olacağına inanılır. Ceviz ağacının kökleri zayıf ve çelimsiz çocukların kudretli olması için şifa kabul edilir. Zayıf ve çelimsiz çocuklar ceviz ağacının köklerinin altından geçilerek güçlü ve kuvvetli olacağına inanılır. Başka bir inanışa göre evlerin etrafına söğüt ağacı dikilmesi o ev için iyiye alamet kabul edilmez. Söğüt ağacının bünyesi zayıf olduğundan yakınında bulunduğu eve zayıflık ve gariplik getireceğine inanılır. Başka bir inanışa göre cuma günü ağaçlara çıkılmasının uğursuzluk sayılması, ağaçtan düşüleceği inancı da mevcuttur. Türk inanış sisteminde ateşin çok önemli bir yeri vardır. Anadolu’da yaygın olarak kullanılan “ateş babanın, ocak ananın” sözü Türklerin ateşe verdiği önemi gösterir. İlimiz ve çevresinde ateş ve buna bağlı ocak kültü yaşatılmaktadır. Giresun ve yöresinde sacayaktan geçmenin uğur getireceğine inanılır. Sacayakta yapılan işlemlerin eski kültürde, Şamanlıkta çok yaygın olan ve köklü bir kült olan “ocak”la yakın ilgisi vardır. Bu külte göre ateş kötü ruhların kovucusudur. Şebinkarahisar civarındaki köylerde ocakları karatmak iyi sayılmaz. Onun için ev halkı yatacağı zaman ocaktaki koru güzelce külleyerek örter, sabahleyin ocağını bu korla yakar. Bir ev o ailenin ocağıdır. Tirebolu’ya bağlı köylerde ev süpürülürken tozların ocağa doğru süpürülmesi uğursuzluk kabul edilir. Eski Türklerde mukaddes kabul edilen ağaçlara ata mezarlarına, kaan mezarlarına çaput, bez, ip bağlayarak dilekte bulunmak uygulanan kültlerdendir. Bu inanç sistemi Giresun ve çevresinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte hala devam etmektedir. Giresun ve havalisindeki kadın veya erkek kepçe ile su içerlerse kız çocukları olurmuş, cezve ile içerlerse zengin olurlarmış inancı mevcuttur.

Doğum sonrası bebeğe ve anneye kötülüklerin musallat olmaması için birçok uygulama yapılır. Bebeğin ve annenin yattığı yatağın yanına bıçak, balta, süpürge gibi nesneler konulur. Kırkı çıkmamış bebeğin bezleri akşam saatinden sonra dışarıya bırakılmaz. Yürüme zamanı gelen çocuklar Cuma günü cami kapısına götürülür, Cuma namazından çıkan ilk kişiye çocuğun ayağına bağlanan kırmızı ip kestirilir, çocukların bir an önce yürümesi arzu edilen bu geleneğe “ayakbağı kesme” adı verilir. Ölüm, hayatın halk inançları itibariyle önemli ve son safhasıdır. Halk inançlarında bu safha ile ilgili inançlar ve dini uygulamalar vardır. İslam dininin gereklerine göre yapılan cenaze merasimlerinde İslam diniden önceki uygulamaları da yansıtan davranışlar mevcuttur. Eski Türkler ölünün defin töreninden sonra üç, yedi, yirmi, kırkıncı ölüm günü dolayısıyla ve yılsonlarında anma törenleri yapmaktaydı. Giresun ve yöresinde ölüm ve ölümle ilgili çeşitli merasimler yapılmaktadır. Ölümden sonraki yedi, kırk ve ellinci günlerde ölüyü anma törenleri yapılır. Bu törenlerde Mevlit ve Kur’an okunur. Gelen misafirlere şerbet, helva, şeker, yemek ikram edilir. Ölünün defininden sora ölü evine komşuları tarafından yemek getirilir. Cenaze sonrası helva dağıtılır. Bunun ölünün ruhuna şefaatçi olacağına inanılır. Mezara su dökme geleneğinde dökülen suyun ölünün ruhuna gideceğine inanılır.

GİRESUN’DA DOĞUMLA İLGİLİ ADET VE UYGULAMALAR

Halk kültürüne ait ürünlerin en yoğun biçimde görüldüğü dönemler, doğum, evlenme ve ölüm gibi normal şartlarda hemen her insanın başından geçen ve insan hayatında başlangıçların ve bitişlerin dönüm noktası olarak kabul edebileceğimiz zamanlarda yapılan uygulamalar ve bunlara bağlı olarak teşekkül eden inançlardır. Biz burada Giresun ve çevresinde doğum olayı etrafında oluşmuş gelenek, görenek ve uygulamalar hakkında bilgi vereceğiz. 

Hamile kalmak için başvurulan yollar

Memleketimizin hemen her bölgesinde olduğu gibi Giresun ve çevresinde de evlenmekten maksat mutlu bir yuva kurmak, ailesine, vatanına, milletine, devletine, hayırlı evlatlar yetiştirmektir. Bundan dolayı çocuksuzluk veya çocuk olmaması ailelerin özellikle de evlenen çiftlerin anne babalarının en büyük beklentileri ve tasalarıdır. Bu beklentinin bir göstergesi olarak gelin eve geldiğinde genellikle gelinin kucağına bir çocuk verilir.

 Çocuk sahibi olmak arzusu çerçevesinde Giresun ve çevresinde çocuğu olmayan kadınlarla ilgili olarak halk arasında birçok uygulamanın yapıldığını görmekteyiz. Bu uygulamaların neler olduğuna geçmeden önce, bunların çoğunun bundan yarım asır önce yapılan uygulamalar olduğunu, günümüzde hemen herkesin doktora giderek tıbbî yöntemlerle çocuk sahibi olmaya çalıştığını belirtmeliyiz. Ancak özellikle yaşlı anneler veya nineler, biraz da gelin uysal başlı ise geleneksel tedavi yollarını denemeyi de ihmal etmezler. Bu tür yollara başvurmada eğitim seviyesinin ve gelir düzeyinin düşüklüğü önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.

Geçmişte çocuğu olmayan kadınlara iğelik verildiğini görüyoruz. İğelik çocuk sahibi olmak isteyen kadının kaynar su kazanına sokulması, baharatlı maddeler yedirmek ve bunları yakarak buğusuna oturtmak, perhiz tutturmak, su içirmemek, bulgurlu, ekşili, turşulu şeyler yedirmemek, yumurta, bezir yağı ve kireçle karıştırılarak elde edilen yakıyı hamamda kadının beline vurmak, kadını fırına sokmak suretiyle yapılabilir. Bu tür uygulamalardan maksat rahmin ısınması, üşütme vs. gibi bir sebepten çocuk olmuyorsa bunun ortadan kalkmasının sağlanmasıdır. Ayrıca çocuğu olmayan kadın mayıs ayında seher vakti çayırlarda gezip, eve döndüğü vakit bir bardak süt içtikten sonra kocasıyla ilişkiye girerse çocuk olacağına inanılır. Ayrıca tavşanın erkek ve dişilik organları ateşte kızartılıp karı-koca tarafından yenilmesinden sonra da çocuğun olacağına inanılır.

Giresun çevresinde hamile kalmak için yapılan uygulamalardan biri de sıcağa oturtmadır. Bunun için başta ısırgan otu olmak üzere, birkaç çeşit ot toplanıp bir karışım hazırlanır. Hazırlanan bu karışım bir kaba konularak üzerine kaynar su dökülür. Hamile kalmak isteyen gelin bu sıcak buğunun üzerine oturtulur.

Çocuk sahibi olmak isteyen fakat olamayan ve dertlerine de tıbben şifa bulamayan insanların en fazla yaptıkları uygulamalardan biri de birçok yerde görüldüğü gibi evliya türbelerini ziyaret ederek oralarda dualar etmek, çocuk sahibi olmaları durumunda adaklar adamak, hocaya gitmek gibi çeşitli uygulamalar yapılır. Bunların yanında hiçbir şekilde derdine derman bulamayan insanlar tıbbi olarak çocuklarının olmayacaklarına kesin olarak ikna olmamışlarsa kendilerine söylenen her şeyi denerler.

Çocuğun cinsiyetinin belirlenmesi

Günümüzde anne karnındaki çocukların cinsiyeti her ne kadar daha çok ultrason aleti yardımıyla tespit edilmeye çalışılsa da özellikle yaşlılar, bu tespitten önce yaptıkları çeşitli uygulamalarla çocuğun cinsiyetini tayin etmeye çalışırlar. Örneğin hamile kadın eve girdiğinde yere iki tane minder atarlar. Bu minderlerden birinin altına makas, diğerinin altına bıçak koyarlar. Hamile makasın olduğu minderin üstüne oturursa çocuğun kız, bıçağın üstüne oturursa çocuğun erkek olacağına yorarlar.

Hamile kadının karnı yuvarlak ise çocuğun erkek, sivri ise kız; karnı yayvan, yüzü çillenmiş ise kız, bunun tersi bir durum söz konusu ise erkek; hamileliğin ilk günlerindeki aşerme denilen dönemde hamilenin canı ekşi isterse çocuğun kız, tatlı veya hiçbir şey istemezse erkek, birleşmeden sonra kadın sağ tarafına yatarsa oğlan, sol tarafına yatarsa kız; Çocuk ayın on beşine kadar doğarsa kız, ayın on beşinden sonra doğarsa erkek;kadının karnı çatlarsa ikiz olacağına inanılır.

Hamilelik dönemi ve doğuma hazırlık

Hamile olan evde hiç kimse, özellikle de anne baba heybe üzerine oturmaz. Oturdukları takdirde bebeğin ikiz olacağına inanılır. Aşeren kadınlara kuvvetli yiyecek vermezler ve yedirtmezler. Hamile kadının kuvvetli yiyecekler yediğinde doğacak bebeğin küçük ve zayıf, tatlı şeyler ve bol meyve yedirildiği takdirde doğacak çocuğun çok güzel olacağına inanılır. Bu yüzden hamile kadınlara mümkün olduğu kadar tatlı yiyecekler ve meyve yedirilmeye çalışılır.

Hamile kadınlara yılan ve tavşan gösterilmez. Hamile kadın yılan görürse doğacak bebeğin uzun zaman yürüyemeyeceğine, tavşan gördüğü takdirde ise çocuğun dudaklarının tavşan dudağı gibi dilik olacağına inanılır. Bu durumda derhal hamile kadının gömleğinin yakası yırtılır.

Hamile bayanlara manda yoğurdu ve eti yedirilmez. Yedirildiği takdirde o kadının manda gibi bir yılda doğuracağına inanılır. Hamileliğin son günlerinde yedirilir ki doğumun rahat olacağı inancı vardır.

Hamile kadına el değirmeni çevirtilmez, aksi takdirde bebeğin şaşı gözlü olacağına inanılır. Hamile kadın hamilelik süresince saçını kesemez. Eğer keserse çocuğun ömrünün az olacağına inanılır. Hamile kadının kocasının tavuk, horoz kesmesini, herhangi bir hayvanı öldürmesini iyi saymazlar. Sözgelimi horoz kesmişse çocuğun ilerde horuz gibi, yılan öldürmüşse yılan gibi ses çıkaracağına inanırlar.

Hamile kadın aş ererken tavuk eti yerse, çocuğun derisinin de tavuk derisi gibi pütür pütür, şeftali yerse çocuğunun derisinin de tüylü olacağına, kendi eliyle nar yerse, elini neresine sürerse çocuğun o bölgesinin kırmızı olacağına inanılır. Yine aşererken ciğere dokunup herhangi bir yerine sürerse doğan çocuğun da aynı yerinde ciğer gibi bir ben olacağına inanılır.

Doğum olayı

Bir kadın doğum yapacağı zaman komşulardan birkaç kişi yardıma gider. Bunlar evden içeri girerken elbiselerinin etekleri sökülür. Böylece kadının daha rahat ve kolay doğum yapacağına inanılır. Bebek doğar doğmaz, ebe tarafından göbeği bir karış uzunluğunda ölçülerek düğümlenip kesilir. Annesi ve çocuk ılık su ile yıkanır, ince tuzla çocuğun bütün vücudu tuzlanır, bezlere veya çaputlara sarılır, şaldan veya bohçadan bir kundak yapılarak anasının yanına yatırılır.Çocuğun ağzına her şeyden önce nohut tanesi büyüklüğünde tuzsuz tereyağı verilir. Anasının ağız sütü yere sağdırılır ve çocuğun eşi hemen gömdürülür. Birkaç gün sonra çocuğun altına höllük adı verilen ince bir kum ocakta ısıtılarak konmağa başlar.

Çocuk doğduktan sonra evde bulunanlara yemek verilir. Böylece yeni doğan bebeğin büyüdüğünde aç gözlü olması engellenmiş olur. Bebeğin göbeği kesilince rast gele bir yere atılmaz. Doğumdan sonra göbek bağı genellikle toprağa gömülür. Kimi zaman bebeğin beşiğine bağlandığı ya da beşiğin altına konduğu da olur. Göbek bağını bazı insanlar çeşitli yerlere koyarlar. Kimisi çocuğun ileride okuması için okul duvarına koyar, cami avlusuna veya damına atılırsa imam, okula atılırsa öğretmen veya okuyup büyük adam olacağına, eğer evden dışarı rast gele bir yere atılırsa, bebeğin büyüdüğünde eve barka uğramayacağına, evde bir yerlere konulursa evden dışarı çıkmayı sevmeyeceğine inanılır.

Göbek bağı eğer uzun kesilmişse ileride çocuğun sesinin tiz olacağına inanılır. Bu sebepten sesi tiz olan çocuklara, “Senin göbeğini uzun kesmişler, kim kesti?” derler. Kısa kesildiğinde ses tonunun daha alçak olacağı söylenir.

Doğumdan sonraki uygulamalar, ad verme

Doğumdan hemen sonra kadının karnı bir bezle veya kuşakla gayet sıkı bir şekilde sarılır. Bu uygulama hamilelik sürecin genişleyen ve şişen kadının karnının sarkık veya şiş kalmasını önlemek içindir.

Bebek doğduktan hemen sonra kem gözlerden ve nazardan korunması için ateşe tuz atılarak bebek üç bu ateşin üzerinde üç defa döndürülür. Bebek doğduktan sonra eve ilk olarak kim gelirse bebeğin huyunun ona çekeceğine inanılır. Bebeğe dedesi, nine veya ailenin en büyüğü kulağına ezan okuyarak ad verir.

Baba bebeğin doğumunu müjdeleyenlere ve eve geldiğinde bebeği kucağına verenlere çeşitli bahşişler verir. Evde dede, babaanne veya ev halkının başka bir büyüğü yoksa çocuğa ad vermek babaya düşer. Bu durumda baba bebeği kucağına aldıktan sonra Kıble’ye doğru dönerek bebeğin kulağına sessizce ezan okur ve adını söyler. Genellikle ailenin en büyüğünün veya saygı duyulan bir kişinin adı bebeğe verilir.

Doğumdan sonra anne kendini toparlayıncaya kadar, yani yaklaşık bir hafta bebeğin ebesi  çocuğu yıkamak ve altını değiştirmekle sorumludur. Ebeye bu tür hizmetlerine karşılık olarak bir miktar para ve çeşitli hediyeler verilir. Doğumdan sonra doğuran kadınlara baba evinden bir takım loğusa elbisesi ve içi çeşitli bebek malzemesiyle dolu bir beşik gönderilir.

Bebek kırkı çıkıncaya kadar her gün yıkanır. Kırkı çıkmasına rağmen anasının loğusa sancısı devam ederse, çocuğun dayısı bir akar suyu makasla keser ve bacımın sancısını kestim der. Böylece sancının kesileceğine inanılır.

Bazı yerlerde ise bebekler doğduktan sonra ilk kez yıkanırken suyunun içine bir miktar tuz atılır. Daha sonraki yıkamalarda ise koltuklarının altına ve kasıklarına tuzlu su sürülür. Bu büyüdüğünde çocuğunun teninin kokmaması için yapılır.

Çocukları yaşamayan kadınlar, yeni doğan çocuklarının yaşaması için yedi Mehmet adlı evden demir ve gümüş toplarlar. Gümüşü küpe, demiri bilezik yaptırarak çocuğun kulağına ve bileğine takarlar. Bu küpe ve bileziği sabahleyin erkenden tek ayaküstüne yapılması ve takılması gerekir.

Küpe ve bilezik işi yapılmadığı takdirde 40 Mehmet adlı evden kırk türlü basma parçası toplanılır ve bir içlik yapılarak çocuğun arkasına giydirilir.

Çocuğu nazardan korumak için başındaki terlik adı verilen bereye tek veya yedi delikli mavi boncuk ve tansık dikilir, boynuna ve urbasına hamaylı adı verilen gümüş mahfaza içerisinde saklı muska takılır, it veya kurt dişi, domuz kılı ve yılan kemiği asılır.

Yeni doğurmuş bir kadına 15 gün çiçek koklatılmaz. Bilhassa lahana çiçeği koklamak kesinlikle yasaktır. Koklatıldığı veya kokladığı takdirde o kadın ömrünün sonuna kadar çocuğunun olmayacağına inanılır.

Loğusa ve al basması

Doğumdan sonra loğusa kadının sütünün hemen gelmesi ve bol olması için tatlı ve sulu şeyler yedirilir ve içirilir. Loğusa kadına ağır işler yaptırılmaz ve üzüleceği şeyler söylenmez. Gece dışarıya çıkmasına izin verilmez. Kırkı çıkıncaya kadar ne çocuk ne de loğusa kadın yalnız bırakılmaz. Bu süre içinde çocuğun beşiğinin, annenin yatağının üstünden babanın gömleği veya ceketi eksik edilmez. Bunların yanında başlarını koydukları yastıklarının altına ayna, bıçak, makas gibi şeyler konur.

Kırklı kadınların ve çocukların yanında gece ve gündüz daima bir insan bulundurulur ve yatırılır ve bu müddet içersinde ışık katiyen söndürülmez. Yalnız bırakıldığı veya ışık söndürüldüğü takdirde “al basmasından” loğusanın ve çocuğun boğulup öldürülmesinden korkulur. Yalnız bırakılmak zorunda kalındığı zaman yatağın dört tarafına kıldan dokunmuş örmeler veya çullar serilir ve uçları sıkı bir şekilde birbirine birleştirilir. Aynı zamanda loğusanın yastığına bir iğne sokulur ve yanına bir çuvaldız bırakılır.

Bu hal ile alkarısının örmeden içeri giremeyeceği girse bile üzerin bir iğne saplandığı zaman daha gözden kaybolamayacağı ve daima elde tutulabileceği kanaati beslenir. Bir de karasakız yapıştırmak suretiyle alkarısının tutulabileceği düşüncesinde bulunulur.

Alkarısından başka loğusa ve çocuk üzerine çöken Karakura (kabus) adı verilen bir şey daha vardır ki loğusa yanında yatan insan bunları, çökecek karakuradan korumuş olur.

Kırklı eve et getirilmez, getirildiği takdirde çocuğun basık kalacağı düşünülür. Bilmeyerek getirildiği veya getirilmek zorunda kalındığı zaman gelen etten ufacık bir parça kesilerek suyun içine atılır. Bu etli su ile hem anne hem de çocuk yıkanır. Suya atılmadığı takdirde kesilen et parçası gerek çocuğun gerekse annenin ayakları altına konur ve onlar bu et üzerinde çimdirilir. Böylelikle ana ve çocuk basık kalmaktan kurtarılmış olur.

Kırk basması

Eğer kırklı bebeğin üstüne ölü salı gelirse çocuk basık olur ve ayakları ters döner. Basıklığın giderilmesi için mum eritilerek önce başına, sonra kollarına ve ayaklarına dökülür. Yalnız bu işlemin ayın ilk çarşambasında olması gerekir.

Yine kırkı çıkmamış bebeğin üstüne eve yeni bir eşya ya da et, balık, kantar ve yeni kıyafet gelirse bunlar da çocuğu basar ve çocuk hastalanır. Bunun olmaması için, eve gelen her şeyin çocuğun üzerinden geçirilmesi gerekir. Böylece basıklık ortadan kalkar.

Kırkı dolmamış iki loğusa kadın bir yerde karşılaşırsa, bunlar yan yana gelir üç kere çömelip tekrar ayağa kalkarlar. Ellerinde bulunan iğneleri karşılıklı olarak birbirlerinin yakasına takarlar. Böylece çocuklar kırk basmasında korunmuş olur.

Bebeğe kırkı çıkıncaya kadar özel muamele yapılır. Gece dışarıdan eve su getirilmez. Suyla birlikte cinin gelebileceğine ve çocuğa sahip olabileceğine inanılır. Annenin kırk gün yemek hazırlamasına izin verilmez ve dışarı çıkarılmaz. 

Kırklı çocuk bulunan evlerdekiler birbirlerine gelip gitmezler. Gidildiği takdirde çocuğun sıska kalacağına inanılır. İki kırklı çocuk sahibi evlerden biri diğerine gitmek zorunda kalırsa önceden haberleşilir, ekmek, iğne, iplik değiştirilmesi yapılır ve ondan sonra gidilip gelinebilir.

Bilerek veya bilmeyerek bir kırklı aile başka bir ailenin yanına gelirse, basılan aile çocuğun altından aldığı bir miktar ıslak höllüğü gizlice diğer tarafın evinin yüzüne serper. Böylece çocuğun sıskalık ve basıklıktan korunmuş olduğuna inanılır. Kırklı çocuklar kesinlikle sokağa çıkarılmazlar. Çıkarıldıkları takdirde çabucak öleceklerine inanılır.

Geleneksel Türk Kültürü Çerçevesinde Giresun’da Düğün Adetleri

1929 yılında Giresun'da oluşturulan "Derleme Komisyonu” heyetinden Sadık Bey'in bir etüdünde davetlerle ilgili şu bilgiler mevcuttur:

"Davet mazruflarmı götürmeye fakir veya istekli bir çocuk memur edilir.Bazı kimseler yemeni koç, horoz, koç gibi şeylerle davet edilir. Bu kimselerin gelen çocuğa bahşiş vermeleri ananevi bir usüldür."

Düğün törenlerinden bir hafta önceki cuma günü uygulanan ve bugün kaybolmaya yüz tutmuş dügünlük koyma merasimi, Türk düğün geleneğinin çok önemli bir ayrıntısı niteliğindedir. Erkek evi, silahı olan yakınları ile birlikte, havaya ateş, ederek, bir kafile halinde değirmene zahire öğütmeye giderlerdi. Önceden değirmenciye haber verildiğinden, başka müşteri kabul edilmez, sadece dügünde kullanılacak mısır öğütülür ve degirmenciye yüklü bahşiş, verilirdi.

Bu adetin devamı niteliğinde olan çuval ağzı açma merasimi, düğünlük koyma gibi kaybolmakta olan bir diğer kültürel değerdir. Ögütülen unlar çuvallar halinde fırının yanına getirilir, fırının etrafinda ayrıca düğün yemeklerini pişirmek için ateşler yakılırdı. Silahı olanların atışlarını müteakip, dualar okunarak çuvalların ağzı açılırdı.

Bu törenin, ilimizin bazı yörelerinde düğün hazırlığına başlamak ve düğünün başladığını haber vermek maksadıyla, düğün sabahı, şafakla silahlar atılarak yapıldığı da görülmektedir.

Bazı bölgelerimizde düğünden iki gün önce kız ve erkek tarafi bir araya gelerek adına danışıklık denilen bir toplantı yaparlar. Bu toplantıda komşular da bulunur. Düğüne gelen misafirlerin kimlerde kalacağı ve düğün esnasında neler yapılacağı konuşulur. Düğünün ihtiyaçlarının ve bunların ne şekilde karşılanacağının kararlaştırıldığı toplantı, Türklerde istişare etme geleneğinin güzel bir örneğini oluşturmaktadır.

Düğün  Safhası

Bütün bu hazırlıklardan sonra düğüne başlanır. Düğünlere başlangıç genelde salı veya cuma günü akşamıdır. Ancak bazı yörelerde düğün sahibinin nüfuz ve itibarına göre düğün başlamadan kırk gün öncesinden başllayan kına yakma adetlerinin olduğunu unutmamak gerekir:

Gelinin akrabaları, arkadaşları ve komşularının her biri birer gün, gelini ve gelinlik çağına gelmiş. Komşu kızlarını kına yakmaya davet eder. Kına yakmaya gelen kızlar iki grup halinde halka olurlar ve karşılıklı türkü söylerler. Birinci grubun söylediğini ikinci grup tekrar eder:


Çalı gibi durağım

Bu yıl yardan ırağım

Eger yarim gelmezse

Olmaz benim durağım

Oy nereye nereye

Kazan kurdum dereye

Başladı kına bugün

Düğün kalsın geriye

Kına tasın al ele

Yak şu geline hele

Şu Kayasar kızları

Huy, husta okur sele (meydan okuma)

Dön geriye geriye  

İşte döndüm geriye

Sıçrayan gelin kızlar

Kaynak verin dereye

Çilesiz Oğlu, düğünlerin başlaması ve bitişi ile ilgili olarak şu bilgileri verir:

"Düğün; güveği babasının züğürtlük veya zenginliğine göre pazarertesinden perşembeye dört gün yahut perşembe'den perşembeye bir hafta sü­rer."

Dügünün ilk günü akşamı kız evinde komşuların toplanıp, yaptığı eğlenceye komsu gecesi veya komşu düğünü (küçük dügün) denir. Genelde ud ve tef esliğinde mani ve türküler söylemek suretiyle oyunların oynandığı bu geceye sadece kadınlar katılır. Bölgemizde önceden düğünlerde kullanılan davul, zurna, kemençe, bağlama gibi çalgıların hepsine birden mehdar denir. Davulla zurna mehdar başı olarak kabul edilir. Bugün artik bu isim kısmen terkedilmiştir.

Düğünün ikinci günü, gelini giydirme maksadıyla gelen erkek tarafina çeşitli ikramlarda bulunulur ve eglence tertip edilir. Gelin, gelen heyetteki kişilerin yaslarına bakmaksizin herkesin elini oper. Aynı gecenin akşamı gelinin eline kına yakılır. Genelde kadınlar arasında yapılan bu eğlenceye kına gecesi adı verilir. Düğün tef çalan bir kadının idaresi altında geçer. Bu kadına bahşiş vermek adettendir. Oğlan tarafından bir kadın, gelinin yumuk elini açmak için bahşiş verir. Gelin eli açıldıktan sonra dualar eşliğinde kına yakılır buna el açma denir.Bu tören sırasında şu türkü okunur :

            Anam beni nazlı nazlı büyüttü 

            Verdi el oğluna beni unuttu

            El oğlunun aşkı beni çürüttü

                        Anamı unutmam canım anamı

                        Çarşamba gecesi yakın kınamı

            Büyük anam bohçalarımı bağladı

            Küçük anam çözdü çözdü ağladı

            Görenler hep yüreklerin dağladı

                        Anamı unutmam canım anamı

                        Çarşamba gecesi yakın kınamı                                                                                       

Gelinin kınalı eli ipek mendille bağlandıktan sonra, çeşitli kına türküleri eşliğinde gee vakitlere kadar eğlenilir. Gelinin başına toz kınanın da serpildiği tören sırasında en çok okunan kına türküsü şudur:


Şeftaliler çiçeklendi, pürçeklendi

Her yalanlar gerçeklendi

Gelinim kadınım kınan kutlansın

Şeftali eğmis, dalını

Gelir gelinim salını salını

Büyük evin has gelini

Gelinim kadınım kınan kutlansın

Evler altında valası

Kağıt içinde kınası

Oturmuş ağlar anası

Gelinim kadınım kınan kutlansın.

Yanık sesli kızlar tarafindan okunan bu türküler eşliğinde eğlenceler devam eder.

Şebinkarahisar ve civarında dügünün ikinci günü bir alay halinde kız evine yalnızca erkek evinin kadınlarının gittiği bir tören vardır. Kınacı adı da verilen bu grup, allık, pul, kına gibi süs malzemeleri götürürler. Gelinin başına kına yakıldığı bu törende şu türkü söylenir:

Sen bu eve kızım daha gelemezsin

Koyducağın yerlerinde bulamazsın

Karar kılıp buralarda duramazsın

Allı kızım, gelin kızım, has kızım

Kutlu olsun yanan kınan has kızım

Aldı hanım kına tasın eline

Yaktı yiv yiv dolanarak geline

Gümüş kemer yakışmıştır geline

Seni saran delikanlı sevine

Allı gelin, pullu gelin, has gelin

Nokta nokta ayakların bas gelin

Giresun merkezde kına adetleri ilçe ve köylerden birçok yönden farklılık arzeder. Bu konuyla ilgili olarak 1929 yılında yapılan bir calışmada şu bilgiler mevcuttur:

"Büyük bir halk kitlesi -mevsim kış, ortalık kar olsa da- içinde çıralar yanan meşaleler arasında, şarkılar söyleyerek, horonlar oynayarak evvela erkek evine giderler, orada kadınlar esasen hazırdır. Onlar da bu erkekler kafilesine iltihak ederler, kadınlı erkekli bu kalabalık büyük bir sininin üstüne yığın yığın mum yakılmış ve kına yoğrulmuş bir tastakı kına sinisini ortaya alarak neşe ve sürur içinde yiirurler. Davul zurna neşeli havalar çalar. Kız evinin kapısına gelince erkekler kenara çekilirler, kadınlar yukarı çıkarlar. Onlar içeride ananevi adetlerini yaparken, erkekler dışarıda oyunlarına devam ederler. Evin önünde bahçenin sebzelerini çiğnerler. Zurnacıya (don) diyerek zurna çaldırır ve oynarlar. (Don)u kol havası takip eder, içeride ka­dınlar altın atmaya devam ederken dışarıda erkekler oynarlar, oynarlar. (Don) oynanırken, delikanlılar   güveğinin   akrabasından,   sağdıçlarından,kardeşlerinden birkaçını havaya kaldırırlar, buna (Asmak) derler. Asılandan bir bahşiş, isterler, bahşişler şunlardır: Üç kıyye (külek) yağ, on kıyye un, iki kiyye şekerle beş on somun, gırnata ve çalkı... Bu alınan erzak güveği atıldıktan sonra kahveye biriken gençler tarafindan keten helvasi yapılarak yenir."

Köylerde ise kına yakma töreni şu şekilde icra edilir:

"Gece yarısından sonra kına tepside yoğrulup, tepsiye üç mum dikerek gelinin başı üstünde üç oda gezdirirler. Gelinin el ve ayaklarına kına sürerler. Kına yakarken hep bir ağızdan:

Kız anam kınan kutlusu

Vardığın yerlerde dilin tatlısı

 Teperim, teperim tepe delinmez

Giderim giderim sılam görünmez

Çaldım eteğimi vurdum belime

Ayrılık yolumu aldım elime

Babam ocağı ayrıca tüter

El kadar ekmeği o bana yeter

Esbap yudugun yerler kız seni ister

Arka verdiğin duvarlar kız seni ister

Altın tabak içinde kınan yurulsun

Gümüş, ibrikte suyun ilinsin

Bu türkülerden başka özellikle Şebinkarahisar ve köylerinde okunan bir diğer kına türküsü de şu şekildedir:

Altın tasta yeşil kınam ezilir

Gümüş tarak ile zülfüm çözülür

Gelin kızlar bir araya dizilir

Her birisi nazlı nazlı süzülür

A kızım, hanım kızım yanan kınan kutlu olsun

Vardığın şirin evde dillerin tatlı olsun

Altın tasta yeşil kınan ezildi

Mumlar elde hep oyuna dizildi

Yeşil ördek gibi herkes süzüldü

A kızım, hanım kızım yanan kınan kutlu olsun

Vardığın yeni evde dirliğin tatlı olsun

Gelin evinin erkekleri, varsa gelinin erkek kardeşi ile birlikte silahlar atarak, erkek evini ziyarete giderler. Bu heyete şişlikçi adı verilir. Bu ismin bölgelere göre farklılık arzettiği görülmektedir. Mesela bu törene Keşap ve civarında güvey asma denir.Eski düğünlerde başlı başına bir eğlence olan şişlik isteme ile ilgili olarak Çilesiz oğlunun şu bilgileri verdiğini görüyoruz:

"Şişlik isteme; bir işkencedir. Güveğin babası zengin olur da sofralardan dolu doyum yemeği esirgerse Konak Beyi kamasını sofranın orta yerine diker. Bu; biz buraya karın doyurmaya değil, düğüne geldik. Daha iyisini yapabilirken nekesliği yüzünden derme çatma yemek çıkaran herifin konağına kurduğu sofrayı kaldırtmam demektir ki: Böyle bir şey oldu mu sofracı hemen düğün kahyasını bulur. İşi anlatır. Kahya koşar beye; konaklarının yerilmediğini bir yanlışlık olacağını, isteyecekleri her şeyin verileceğini, yemeye başlamalarını söyler. Bey, ikiletmeden kamasını kaldırır yemeğe başlarlar. Dışarı bir kırık iğne bile çıkarmadan doyuncaya kadar her şey istenir. İstenenler gelmedi mi kama yine sofraya saplanır. Aldırış edilmezse (yakma) ele alınır. Delikanlı babasının elleri ayakları bağlanır. Coşkun bir ateşin karşısına yatırılır. Alnına yanmış, bir mum dikilir. Ateş boyuna tavlandırılır. İstenilen şeyler gelinceye kadar eziyet edilir. Düğün sahibi yakılmasına rağmen nekeslikten vazgeçmezse güveyi yakalanır. Babasının gözü önünde yakılarak şişlik istenir. Baba bunu da kulak ardina attı mı hem oğlu hem kendisi bağlı olarak ateşin karşısına yatırılır. Ateşe bir avuç tuz atılır.Konak kalkar. İşi öbür konaklara bildirir. Düğünden aynlacağını söyler. Öteki konaklar işi araştırıp soruştururlar. Yerilen konağı doğru bulurlarsa mehdarı dağıtıp kalemliği yıkarak düğünden ayrılırlar."

1929 tarihini taşıyan bir kaynakta adam yakma ile ilgili şu bilgiler vardır:

"Konağa başlık eden ilahiciile bayrakçının bahşişini verir ve düğün evinde de sininin altına koyarlar, düğün kâhyasından dört boynuzlu koç veya öküz isterler. Matlupları is'af edilirse ister güveye hibe ederler, ister alıp götürürler. Sonra güveyinin sagdıç veyahut yakınlarından birini ocağın önüne yatırırlar. Tenine mum dikerek ateşin başına bırakırlar. Buna adam yakma ismi verilir. Yakılan adam koç, öküz gibi birşey getirilerek bu cehennem azabından yakayı kurtarır."

Bu iki kaynak arasında dikkat ceken husus şudur: Birinde Mehdar kelimesiyle çalgıcılar kastedilirken, diğerinde ilahici terimi kullanılmaktadır.

Yukarıda verdigimiz Çilesiz Oğlu'na ait yazının devamında, mehdar dağıtmak ve kalemlik yıkmak gibi adetlerle ilgili olarak bilgiler verilir. Meh­dar dağıtmak, düğün sahibinin konaklar arasında ayrıcalık yapmak ve şanına yakışır ikramlarda bulunmamasi üzerine eğlencenin bitirilmesi, çalgıcıların dağıtılması anlamına gelir. Konakların aldığı kararı engellemek mümkün değildir:

"Mehdarbaşı yahut derme catma konaklar mehdarı eğlemeğe yeltenirlerse davulu kasnağına varıncaya kadar bıçak ve kamayla delik deşik ederlcr. Zurna parça parça kırılır. Bu yüzden çok kereler adam bile öldürülür."

Kalemlik yıkmak ise, düğün sahibinden darılıp giden konakların hep beraber kalemliğe (baca) ateş, etmeleri demektir. Böyle bir hareket; '"Senin gibi yüzsüzlerin ocağı tütmesin, bacası kapansın demektir." Konakların bu hareketine maruz kalan eve kız verilmez. Şayet derme çatma konaklar düğünü sabote etmek için kurulmuşsa, bu durum diger konaklar tarafından engellenir.

Aynı şekilde oğlan evinden kız evine gelen gruba ise sinici denir. Her iki grubu en iyi şekilde ağırlamak düğünün ve düğün sahibinin şanından kabul edilir. Ayrıca damat tarafindan kız evine gelin giydirmeye giden kadınların oluşturduğu gruba da siniye gitme denir.

Bu arada Giresun merkezde gelini hamama götürme töreninin bugün tamamen unutulduğunu belirtmeliyiz. 1929 yılına ait bir kaynaktan edindiğimiz bilgiler, bu törenin kendine has dramatik yapısı içinde, son derece önemli bir kültürel değer olduğu anlaşılmaktadır. Saz heyeti eşliğinde gelin evine gelen oğlan tarafinın kadınları, gelini çarşaflara sararak hamama götürür.

Önde üç sini gider. Birinci sinide gelinin hamamdan sonra giyeceği yeni elbise; ikinci sinide hamam takımı, üçüncü tepsinin içinde de gümüş tas gümüş nalın bulunur. Tepsiler önde, kadınlar arkada giderler. Hamam kapısının önüne kadar cengiler giderler ve hamam sonuna kadar çalarlar. Gelin ve davetliler çarşaflarını çıkarırlar. Süslü elbiselerle göbek taşının etrafinda şu manileri söyleyerek halka halinde el ele dönerler:

Hamam kapısı keçeli

Matemliler gelir peçeli

Aç kapıyı, gir içeri

Hamam sizin, kurna bizim

Dizilelim dizin dizin

Üç güzelin biri bizim

Bir oğuldur benim canım.

Bu şarkılar soylenirken gelin, hamam odasında elbiselerini çıkarır. İpek filalara sarılır, Gümüş nalın giyer. Iki usta gelir. Biri gelinin sağına diğeri soluna geçer. Gelinin gümüş tasını başlarına alırlar. Gelin evi tarafından yolluk denilen ipek kumaşları omuzlarına alırlar. Ortalarında gelin olduğu halde dışardaki göbek taşının etrafinda dönerler. Gelin ortaya gelir. Tepelik başından çıkar. Gelinin başına gümüş tarak batırılır. Omuzlarına ipek peştemal konur. Üstüne yine herkes para atar. Bu toplanan para gelinin bir sanat öğrenen ustası varsa, ona, yoksa annesine kalır. Çarşamba günü elbiseler giyerken şu koşmalar söylenir:

Çevirdim eteğimi anam soktum belime

Aynlık acısın, anam aldım elime

Küçücek bacımı koydum yerime

Eyvah, eyvah ben anamdan aynldım

Hem anamdan, hem sılamdan ayrıldım

Uzak yere kız verme anam o yiter gider

Sazak yere ev yapma o batar gider

Anasını babasını terkeder gider

Eyvah, eyvah ben anamdan aynldım

Hem anamdan, hem sılamdan aynldım

Cam başına çıra yaktım yanmadı

Ben babama mektup saldım bulmadı

Kardaş, küçücekti de anam halden bilmedi

Eyvah, eyvah ben anamdan aynldım

Hem anamdan, hem sılamdan aynldım

Hep atlılar depe, depe geldiler

Geldiler de avlumuza doldular

Anamin elinden beni aldılar

Eyvah, eyvah ben anamdan aynldım

Hem anamdan, hem babamdan aynldim

Yıldız dağlarında buzlar ışıldar

Geyik kuzusunu görmüş mışıldar

Ben anama giderim gişiler

Eyvah, eyvah ben anamdan aynldım

Hem anamdan, hem sılamdan aynldım.

Yeniden bahşişler atılır. O paralar ustanındır.Bu türkülerden sonra gelin içeri girer ve yıkanır. O esnada akrabalar ve davetli olanlar yıkanırlar. Gelin yıkanırken yine para atarlar. Gelin yıkandıktan sonra hamamdan çıkar ve tepside gelen elbiseyi giyer. Bütün altınlarını takar. Çarşafını gjymeden evvel bir daha göbek taşı etrafında türküler söyleyerek dönerler:

Hamamdan çıkmışa benzer canım

Badeyi içmişe benzer canım

Yarinden geçmişe benzer canım

Ah anam geçmişe benzer canım

Gelin hamamda kaldığı müddetçe dışarda saz devam eder. Hamamcıya herkes bahşiş verir. Külhancıya da verilir. Aksi takdirde suyu keser. Hamamdan sonra gelin yine sazla birlikte evine gider."

Gelin kızı hamama götürrme adeti Giresun merkezden başka Şebinkarahisar'da da vardır. Bu bölgemizde icra edilen tören ise kısaca şöyledir: Genelde gelin götürmeden bir gün önce, gelin hamama götürülür. Hamamda kız ve oğlan evinden birer kişi gelini koltuk altlarından tutarak havaya kaldırırlar. Def çalan kadınlar önde, gelin arkada olmak üzere hamamdaki sahanlık üç kez dönülür. Bu esnada şu türkü söylenir:

Taranmış saçını vermiş tımarı

A! gerdan altında zemzem pınarı

İçen yiğit bu gelinin umarı

Sirtına yayılmış saçın tomarı

Gümüş tarak ile saçın tararlar

Üç yıldır ki kızım seni ararlar

Başındaki kılı kırka yararlar

Merhem diye seni yara sararlar.

Aynı gecenin akşamı, kız evi, mahalle veya köyün gelinlik kızlarından bir kısmı gelin kızla beraber sabaha kadar eğlenir, oğlan evinden getirien yemişleri yiyerek, gelinin son gecesinin mutlu bir şekilde geçmesini temin ederler.

Bu gecenin sabahı gelin alma günüdür. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, düğün davetlileri konak adı verilen topluluklar halinde düğüne katılırlar. Bunları düğün sahibinden önce kahya (değnekçi) adı verilen kişi karşılar. Bu kişi, bir nevi düğünün yöneticisi durumundadir. Bütün işlerden o mesuldür. Çilesiz Oğlu konaklar hakkında şu bilgileri verir:

"Başlarında Eke ve namlı delikanlılardan bir kılavuz-Bey- bulunan sekiz yahut on iki gençlik, her bölük bir konaktır. Her konak beyinin mehdar başının bildiği bir parolası vardır. Kırandan verdiği işmara mehdar başından yalnız kendi konağının tanıdığı kaydayla cevap alan bey; konağını düğün evini görünceye değin fişek yakmadan ilerletir. Eve yaklaşınca konağı dinleyen mehdarın bahşişini Bey verir. Mehdar konağa kılavuzluk eder. Artık konaklayacakları meydan, çadır yahut eve kadar yakarak ilerlerler. Konaklar oyun vaktine kadar ayri ağırlanır, ayrı yedirilir, ayrı oturtulurlar."

Bu arada damat donatma töreni yapılır. Bu tören kısaca şöyle icra edilir: Ortaya getirilen küçük bir sofranın üzerine, içerisinde bal ve tereyağı bulunan bir tabak, yanına da biraz ekmekle bir havlu konur. Sağdıç (saldıç), damatı kıbleye döndürerek el bağlatır. Damadı donatacak kişi ortaya cağırılır. Bu kişi, havluyu alarak "Boynunda duruyor mu'?", "Böyle güzel oluyor mu?" gibi sözlerle birtakım şakalar yaptıktan sonra, uygun bir şekilde havluyu damadın boynuna sarar. Daha sonra bir parça ekmeğe bal ve tereyağı sürülerek damada yedirilir. Böylelikle damat donatılmış, olur. Bu tören, damadın güçlü ve kuvvetli olmasını temenni etme amacına yöneliktir. Törenden sonra akrabalar tarafindan damada takı ve para takılır. Damat donatma törenindeki takılarla ilgili olarak Çilesiz Oğlu şu bilgileri verir:

"Gelin göçürmeye gidilmezden bir saat evvel en büyük meydana bir halı serilir. Oğul babası en yakın hısımları ve konak beyleri ile beraber bir halka yaparak halıyı ortaya alırlar. güveği; sol kolunda on-oniki yaşlarında bir çocukla gelir. İlk once babasının, sonra amcalarının ve yakin hısımları ile konak beylerinin ellerini öperek halkayı dolaşırlarar. Kolundaki sağdıçla güveğin peşinden herkesin elini oper. Bu iş bitti mi baba, oğluna ne bağışlayacaksa söyler. Ananınkini de babası vekaleten verir, Takılar: Kumaş, koyun, tarla, bahçe, inek, öküz, at olarak takılır; para alınmaz. Güveğiye yarım at, yarım inek, yarım öküz, yarım koyun da verilir. Bunların geriye kalan yanları da geline bağışlanır. Gelinle güveğinin takıları da bütün olmuş olur.

Şebinkarahisar yöresinde damat donatma töreni esnasında türkü söylendiği ve törenin daha teferruatli olarak icra edildiğini görüyoruz.

Güveği meydan ateşi yanan ve horon oynanan yere getirilir. Buraya halı, kilim ve dastar gibi bir şeyler serilir vc güveği çorapla bunun üzerine çıkarılır. Köyün veya mahallenin, güveği donatmada becerikli bir ihtiyarı ile sağdıç da güveğinin yanında yer almış bulunurlar. Yiğitbaşı adı verilen gü­veği donatıcısı ihtiyar, bir taraftan yüksek sesle ve ağır ağır şu deyişlerde bulunurken, diğer taraftan sağdıçla birlikte güveğinin arkasındaki urbaları bi­rer birer çıkarmaya devam eder:

Tanrı öğmüş bak şu yiğidi yaratmış

Tam kırk kıza kendisini aratmiş

İşlerinde, gidişinde her yerde

Özünü bir "tutuya" gibi daratmış

Güveği aşkına bir Allah diyelim

Halk hep bir ağızdan: Allah. Allaaaaah... diye bağırırlar. Yiğitbaşı tekrar değişlerine başlar:

Yakaralım Tanrı'ya biz hep birlik

Kursunbu genç yuvasında bir dirlik

Ey komşular Pir aşkına hep birden

Bağrışalım, isteyelim hoş dirlik

Allah, Allaaaaah...

Bu dakikada güveği yalnız bir donla meydanda direnmektedir [durmaktadır]. Yiğitbaşı yakası açilmamış gömleği eline alarak sağdıcın yardımıyla yakasını açar ve güveğinin kafasına geçirir. Deyişler tekrar başlar:

Erin erliğine, Hak birliğine

Küffarı hakisarın körlüğüne

Mahalle, komşu, gelin ve güveğinin

Hoşça, dostça, insanca dirliğine

Bir Allah diyelim: Allah, Allaaaaah...

Güveğinin urbası giydirildikten sonra yigitbaşı güveğinin elini sağdı­cın eline vererek bir elini güveğinin, öbürünü sağdıcın arkasına kor ve gene deyişlerine başlar:

Eli kan, kılıcı kan, sine üryan

 Tebarekellezi nezzelel fürkan

Kalk bakalım anlı şanlı güveği

Öp baba eline çevreği firlan

Güveği aşkına bir Allah diyelim:

Allah, Allaaaaah...

Bunun üzerine sağdıç önde, güveği arkada doğru dedenin, yoksa babanın yanına gidilir ve eli öptürülür. Mecliste hazır bulunanların hepsinin elleri sağdıç ve güveği tarafindan öpülerek yiğitbaşının yanında eller çaprazlama bağlı bir şekilde durulur. Yiğitbaşı da güveğinin arkasını sıvayarak güveği babasına şu hitapta bulunur:

Haydi bakalım güveği babası

Yok mu mallarının fazla kabası

Bekliyor karşısında el pençe divan

Bağışla olsun erliğin çabası


der. Babasından oğluna mal bağışlama teklifinde bulunur ve babasının bağışladığı şeyi yüksek sesle halka duyurur. Düğün halkını da bu işe şahit tutar.

Müteakiben orada mevcut hısımların hepsine mal bağışlamaları yapıldıktan sonra, güveği alayla horona sokulur, bir iki baş horonda fırlanınca müsade istenerek anasının yanına götürülür. Burada dahi anasının ve büyüklerinin elleri öptürüldükten ve mal bağışlamaları yaptırıldıktan sonra sağdıçla birlikte istirahate terkedilir.

Yer yer mehterbaşının dualarını hatırlatan bu törendeki şiirlerin aslında birer manzum dualar olduğunu görüyoruz. Bu tören, tek başına Türk kültürünün enginligini anlatmaya yeter kanaatindeyiz.

Öğleden sonra gelin evine alınan ve yolluk adı verilen hediyelerle bir­likte, davul, zurna ve kemençe esliğinde gelin alma maksadıyla giden düğün alayı (gelin alıcı, gelinci), karşılanarak ikramda bulunulur, şakalar yapılır. Gelin göçürme de denilen bu olay, eskiden en namlı üç konak beyinin kılavuzluğu eşliğinde yürütülürdü. Çilesiz Oğlu gelin alma esnasında yapılan adetleri ve şakaları şöyle anlatıyor:

"Köye varılınca konaklar dıştan dışa köyü adeta sararlar. Üç beş kılavuz köye girerler. Kız evinin kapısına gelirler. Kız köyünde de herkesin kapısı kapalıdır. Sokaklarda hiç kimse bulunmaz. Kapıya gelen baş kılavuzlann en yaşlısı eşiğin dibine toprağa beş fişek atar. Silah sesini işiten konaklar beş altı koldan köye girerler. Kız köyünde meydana çıkar. Sokaklar dolar. Kız evinin kapısı açılır. İki silahlı çıkar. Kapıda sağlı sollu yer tutarlar. Bunlardan sonra elinde ipekler ve yıldızlarla süslenmiş, bir yumurtayla kız köyünün en ihtiyarı, peşinden ya bir koç, ya bir tay, ya da bir boğa yedeliyen bir delikanlı, ondan sonra da ya bir saat ya da son sistem bir tüfek veya tabanca taşıyan bir genç çıkar. Baş kılavuzlar evden ayrılır. Ağartmacıları gönderirler."

Ağartma, yukarıda ifade edilen süslenmiş yumurtaya verilen isimdir. O yumurtayi vurmak için erkek evinden gelenlere de ağartmaci denir. Yumurta bir ağacın dalına baglanir. Saat, tiifek veya tabanca ağaca çakılan çiviye asılır. Koç, boğa veya tay da ağaca bağlanarak erkek evinden gelen ağartmacılardan yumurtayı vurmaları istenir.

"Olanca konak delikanlılarının ağartmaya beşer fişek almaya hakları vardır. Kız köyünden erkek evine giden konaklar ağartmaya giremezler. Ağaçtaki eşya ağartmayı vuranındır. Buna ağartma armağanı denir. Ağart­maya ilk önce yeni yetmeler başlar. Konak delikanlıları ağartmayi vuramazlarsa Beyler atar. Onlar da vuramadılar mı sıra üç baş kılavuzundur. Baş kılavuzlar yalnız birer fişek atarlar. Ağartma gene vurulmazsa ağartmaci has kılavuzlan bulur. Ağartma vurulmadı armağanlar satın alınmadıkça gelin verilmez der. Baş kılavuzlar armağanin ceremesini sorarlar. Ağartmaci:

Kızdır, nazdır

Bin kuruş azdır

Oğlandır oktur

Bir akça çoktur

diye kız babasının yaptığı olanca masrafı ister. Baş kılavuzlar parayı verir gelini alırlar. Ağartmacının biçtiği cereme herkesin vaktine göre konak delikanlılarından alınır. Ağartma vurulursa hiçbir şey istenmeden gelin verilir.”

Bu esnada kadınlar arasında baş bağlama töreni icra edilir. Odanin ortasına getirilen gelin, ters çevrilmiş, bakir bir leğenin üzerine oturtulur. Emzikli bir kadın kucağında çocuğu olduğu halde, gelinin başına bir top tel takar ve bir fincan kadar sütünü başına döker. Sütün üzerine biraz tuz dökülüp, biraz da ekmek konmasından sonra gelinin başı beyaz bir örtüyle bağlanır. Bu törende süt zürriyeti, tuz bereketi, ekmek rızkın bolluğunu temsil eder. Bu tören esnasında yukarıda tamamını verdiğimiz:

"Eyvah, eyvah ben anamdan aynldım

Hem anamdan, hem sılamdan ayrıldım"

nakaratlı türkü söylenir.

Giresun merkezde, bugün artık tamamen terkedilmiş olan gelin süslemesi şu şekilde yapılmaktadır.

"Evvelce kızlar gelin olacakları zaman pembe bir madde ile yüzleri boyanır ve yüzlerine alınlarına ortası delik muhtelif renkli, müdevver gayet küçük pullar yapıştırılırdı ki bu adet şimdi kalkmış gibidir. Fakat rastık ve sürme mecburiyeti el'an devam etmektedir. Hatta bunlardan mülhem olarak kaşlara sürülen rastıklar, gözlere çekilen sürmeler arasında parayan siyah gözler için bilhassa köylüler tarafindan:

Ata binesim geldi

Çaya inesim geldi

Kömür gözlü yarimi

Yine göresim geldi

gibi koşmalar söylenir. Saçların uzunluğu ve ziyadeliği de son derece makbuldür. Bunun için de:

Omuzundan aşağı

Saçların dizin dizin

Kız ben seni almazsam

Kör olsun iki gözüm

diye koşmalar söylenir."

Baş bağlama töreninden sonra, geline anne ve babasının eli öptürülür. Anne ve babanın geline nasihat etmek maksadıyla söyledigi bu son sözler, Türklerde aile kurumuna verilen önemin, sadakat ve bağlılığın anlatılması bakımından dikkate değerdir: "Kızım, bir kadın için en büyük şeref, kocasının evine duvağı ile girip, kefen ile çıkmasıdır. Bu sözümüz kulağına küpe olsun."

Bu vedalaşma töreni esnasında, bazı yörelerimizde, gelin babasının elini öptükten sonra tekrar başının bağlandığı yere getirilir. Yukarı kaldırılmış duvak aşağı indirilir ve oğlan evi tarafindan getirilmiş, olan beş metre uzunluğundaki ayakeni adı verilen basma veya dokuma, gelinin bulunduğu yerden kapı eşiğine kadar serilir. İki kadın gelinin koltuğuna girerek ayakeni üzerinden yürürler. Bu esnada orada bulunan kadınlar şu türküyü söyler:

Allah'a ısmarladık annem sizi

Babam unutmaz sanırım bizi

Süt, ekmek hakkını hep helal eylen

Ölmezsek yoklarız her vakit sizi

Şen annem, şen babam, yerler şen olsun

lşte ben gidiyom yerler gen olsun

Gelinin evden çıkmasından sonra üzerinde yürüdüğü ayakeni okuyucu ve mahalledeki en fakir kadının hakkıdır.

Bu vedalaşmadan sonra gelin alayı, düğünden birkaç gün önce gelin evine, oğlan evi tarafindan gönderilen eşyalar - sandık, bir kat yatak, halı, kilim vs. - ve geline verilen çeyizle beraber geri döner. Bu eşyalara, bölgemizde ağırlık adı verilir. Genelde köyün en hırçın atına bindirilen gelinin atının başını, kız köyünün en binici, en atik, en saygılı genci tutar. Çalgıcılar "gelin götürme havası" çalarlar. En önde gelin çeyizi, onun peşinden konaklar, sonra mehdar, sonra gelin, en arkada da konak beylerinden seçilmiş beylerin gitmesi adettendir.

Bazı yörelerde gelinen yoldan dönmesi uğursuzluk kabul edildiğinden, geri dönüş, başka yoldan yapılır. Geri dönüş, esnasında gelin evinden habersizce alınan bardak, çatal, kaşık gibi eşyalar çalgı gibi kullanılır. Bundaki amaç, gelinin aklının baba evinde kalmamasını temin etmektir.

Gelin alayının yoluna çıkan çobanlar, yola ip gererek gelenleri durdururlar. Süsledikleri koçu gelinin bindiği atın yanına getirirler. Şayet gelin bir defada bu koçu terkisine alabilirse, koç gelinindir. Kaldıramazsa atın başındaki delikanlıya koçu değerinin beş, misline kadar satarlar. Bu olaya yöremizde ip germe denir.

Aynı gün, damat arkadaşları tarafından hamama götürülerek yıkanır, traş edilir ve kız evinin gönderdiği elbiseler giydirilerek hazırlanır. Giresun merkezinde perşembe hamamı da denilen bu adet kısaca şöyledir:

"Güveğinin berberi ve sağdıçları, onun samimi arkadaşlarını hamama davet ederler. Çalgı çalar, delikanlılar oynarlar. Yıkanmadan evvel berber güveği ve arkadaşlarını traş eder. (Hamamda çalgı ve oyun adetleri kalkmıştır) Onlar yıkanırken evden güveğinin bohçasi gelir. Güveğinin iç elbisesi gelin tarafından gönderilen esvaplardir. Hamam parasi sağdıçlar tarafından verilir. Sağdıçlar güveğinin ellerinden ve kollarından tutarak hamamdan çıkarırlar."

Gelinin gelişi, damat tarafından silah atılarak karşılanır. Gelin, erkek evine alınırken, başına bolluk ve bereketi temsilen para ve çerez serpilir. Ayağının altında kaşık veya kapıya baglanan ip kırdırılarak içeri alınır. Bu, "herşeyi kırsın ama kalp kırmasın" duası anlamına gelmektedir. Maddi durumu iyi olanların gelinin ayağının dibinde kurban kestiği bu tören sırasında bazı bölgelerimizde gelin, yukarıda tutulan Kur'an-ı Kerim'in altından geçerek eve girer. Şebinkarahisar ve çevresinde kaynanasının elini öpen gelin, bir direk dibine getirilerek boy hizasına bir çivi çakılır. Bu eve eve işine çivi gibi sımsıkı olsun temennisinden baska bir şey değildir. Yine bazı bölgelerimizde, insanlarla dostça ve hoşça vakit geçirmesi temennisiyle gelinin ağzına kaynanası, eltisi ve görümcesi tarafından tuz sürtüldüğü görülmektedir.

Şebinkarahisar'da geline kaynana ve kaynatasının şiir şeklinde söylenen şu güzel öğütleri dikkat çekicidir:

Gelin geldi kapımıza

Tapu ettik yapımıza

Ey gelinim, sen hoş geldin!

Belli, oğluma eş geldin

Gizli bir şey sakın yeme

Sinimizi ele (yabanciya) deme

İşine sen candan sarıl

Ocak yansın harıl harıl

Haydi bu öğüdüm yeter

Iyi gelin, söze gider!

der ve gelinin arkasını okşadıktan sonra yanından ayrılır     Kadınlar dağıldıktan sonra gelin direndiği yerden alınır, kaynatasının bulunduğu yere götürülür ve eli öptürülür. Gelin kaynatasının elini öptüğü zaman kaynana ona şu öğütte bulunur:

Ey gelinim!

Ele bele ve hem dile

Sıkı ol, sır verme ele

Baban gök'le, anan yere

Saygı göster düşme dile

Büyüğüne hizmette ol

Küçüklere şefkat et bol

Gördüğünü inkar etme

Akranına izzettir yol

Hiç kimseyi gıybet etme

Ricasiz bir yola gitme

Yalan, yanlış, söyleyip

Haksız işe meydan verme

Gelinin kaynatasının evine girmesinden sonra atın başındaki delikanli ata binerek "satılık at, satılık at" diye nara atmaya başlar. Bu durumu Çilesiz Oğlu şöyle açıklar:

"Bu at üstünde bıçak ve başkaa oyun oynamaya delikanlı isterim demektir. Karşısına çıkan olmazsa bindiği at kendisinindir. Karşısına çıkan kendisinden üstün gelirse attan iner ve atı üstün gelen erkek köylü delikanlısına verir. O da sahibine teslim eder.

Bu olaya yörede at satma denir.

Gelinin duvağı yiiz görümlüğü adı verilen hediyeler verilmek suretiyle, kaynana veya kaynatası tarafından açılır. Bir sandalyeye oturtulan ge­linin kucağına, annesi ve babası sağ olan bir erkek çocuğu, bazı bölgelerde de, gelinin yanına konan bir sandalyeye oturtulan damadın kucağına, annesi ve babası sağ olan bir kız çocuğu oturtulmaktadır. Bu çocuklarını analı-babalı büyütsünler temennisi ve duası anlamına gelmektedir.

Düğün günü, damadı, gerdeğe verinceye kadar yanından ayrılmayan biri bekâr, diğeri evli iki sağdıç (saldıç) bulunur. Bunların nezaretinde da­madın diğer arkadaşları, dini nikâhın kıyılmasından sonra akşam namazını kılmak için evden ayrılırlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde ellerinde meşaleler olduğu halde, türküler eşIiğinde damadı getirirler. Arkadaşları, artık senin yerin eşinin yanı anlamına gelen ve damadın canını yakmayacak şekilde sırtını yumruklayarak gerdek odasına gönderme törenini icra ederek, görevlerini tamamlarlar. Bu törene Giresun'da güvey atma denir.

Giresun merkezde güvey atma töreni şöyle icra edilir:

"Yatsı namazından sonra cemaat caminin önünde toplanır. Iki küçük çocuğun elinde tüller ve çiçeklerle sarılı büyük mumlar oldugu halde hareket edilir.Herkesin elinde mumlar vardır. Güveği sağında ve solunda sağdıçları olduğu halde iki mumun arkasında ve en sondadir. Delikanlılar türkü ve şarkı söylerler. Evine elli adım kadar kaldığı zaman hep bir ağızdan;

Ne bakarsın bağrı baygın

Geliyor yarin gözün aydm

Aman aman gözün aydın...

koşmasını söylerler.

Güveği anasının, babasının, büyüklerinin elini öper. Imam dua yapar. Eger adayan olursa enderen bir de kurban keser. Ve güveği içeri girer."

Daha önce gelini gerdek odasına alan yaşlı kadınlar nezaretinde, önceden hazırlanan ve "hergün böyle tatlı olsun" anlamına gelen baklavalar yenir. Iki rek'at şükür namazı kılınır ve yapılan nasihatlerle düğün safhası tamamlanmış olur.

Giresun Halkevi'nin Akyoma köyünde yapmış olduğu köy tetkikleri ile ilgili olarak, 1934 yılında, Aksu dergisinde Reyhan imzasi ile yayınlanan bir makalede verilen bilgilerden anladığımız kadarıyla, bazı adet, gelenek ve göreneklerin yöreden yöreye çeşitli farklılıklar arzettiği ve uygulamaların bölgelere ve hatta köylere göre değiştiği görülmektedir.

"Evlenmeler uzun boylu masraflara mütevekkif değildir. Eskisi gibi düğünlerde silah ve içki pek kullanılmıyor. Erkek tarafindan söz alınıp, kızın verileceği anlaşıldıktan sonra medeni nikâh icra edilmek üzere ihtiyar heyetine müracaat edilir. Nişan konma zamanı en ziyade Kanunevvel, Kanunsani ayları, düğün yapma zamanı da Mart ve Nisan aylarıdır. Bu zamanlar ki köylerin iş zamanlandir. Düğüne hariçten gelenlere sofra kurulur. Dâhildeki köylülere birşey yoktur. Yalnız bir davet etmek adettir. Gelini görmeye giden kadınlar veyahut akraba erkeklerin geline her halde bir hediye götürmeleri şarttır. Aksi halde iyi kabul edilmezler. Düğünlerde kemençe bazan da (izin alınırsa) davul zurna bulunur. Gelini babasının evinden küçük bir kafile alır. Gelinin gideceği yer uzaksa at ile yakın ise yaya olarak gider. Gelinin annesi, babası yahut kardeşi tarafindan iç camaşırları, dış elbisesi, ayakkabı yatak ve yemek takımları ile bir sandık verilir. Kızı alacak genç, hediye olarak kıza ikialtın küpe yahut beşibirlik gönderir. Gelin bu gönderilen hediyeyi gelecegi gün takar, Nişanlılar son geceye kadar yekdiğerlerini katiyyen göremez ve bir yerde oturamazlar."

Düğün sonrası safha

Düğün sonrası adet ve gelenekler bakımından oldukça zengindir. Bugün birçoğu devam eden adetlerin en önemlisi duvak düğünüdür. Gerdek gecesinin sabahı, erkek evinde toplanan kadınlar, kendi aralarında eğlenirler ve ev sahibinin ikramlarını yerler. Gelirken de saçı adı verilen hediyelerini getirirler. Eğlencenin sonuna doğru gelinin kucağına açılan bir mendile herkes hediyelerini koyar. Buna saçı toplama denir.

Düğünden birkaç gün sonra - çoğu yerde bu süre üç gündür - damat ve yakınları, gelini baba evine hasret gidermek için götürür. Bu olaya geriliği gitme, yedilik, el öpme gibi yöreden yöreye degişen isimler verilir. Damat, büyüklerin elini öptükten sonra ayakta durur. Oturması için gelinin annesi tarafindan bahşiş verilir. - Gelinin kaynanası ve kaynatası ile konuşmamasına söyletme tutma, sessiz konuşmasına da gelinlik etme denir - Kapalı bir kapta getirilen yumurtayı yemek için, damat veya bir yakınının bahşiş vermesi gerekmektedir. Gelinin baba evine gelindiğinde, şayet gelin tarafindan damadın ayakkabıları alınmamışsa, bir teki saklanır ve ancak bahşiş karşılığında geri verilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, gelinin, kocasının malını benimsemesi ve ona sahip çıkması gerektiği düşüncesidir.

Aynı şekilde, düğünden sonra kız tarafının erkek evini ziyarete gelmesine de gavum adı verilir.

Bütün bu örf ve adetler, beraberinde düğünlere has bir terminolojiyi de getirmiştir. Kültürümüzün zenginliği de buradan kaynaklanmaktadır. Bölgemizde düğün geleneği içerisinde kullanılan, bizim tespit edebildiğimiz kelime ve deyimler şunlardir: "Adam yakma, ağartma, ağartma armağan, ağartmaci, ağırlık, asmak, at satma, ayakeni, baş bağlama, çuval ağzı açma, damat donatma, danışıklık, değnekçi, duvak düğümü, düğün alayı, düğünlük koyma, el açma, el öpme, gavum, gelin alayı, gelinci, gelinlik etme, geriliğe gitme, gelin göçürme, gelin götürme havası, görücii, güvey asma, giivey atma, ilahici, ip germe, kahya, kalemlik yıkmak, kınacı, kına gecesi, kına yakma, komşu düğünü, komşu gecesi, konak, küçük düğün, mehdar, mehdar başı, mehdar dağıtmak, nişan, okuyucu, persembe hamamı, saçı, saçı toplama, sağdıç (saldıç), sinici, siniye gitme, söyletme tutma, sini kesme, şişlikçi, şişlik isteme, yedilik, yiğitbaşi, yolluk, yüz görümlüğü."

Yukarıda ifade etmeye calıştığımız adet, gelenek ve göreneklerin benzerleriyle bütün bir Türk coğrafyasmına karşılaşmak mümkündür. Başka kültürlerle yakın ilişkiler içinde bulunan Türk kültürünün bu tip kültürel değerlerini muhafaza etmesi, hızlı bir değişmenin ve gelişmenin yaşandığı günümüz toplumunda pek kolay görünmemektedir. Bu türde yapılacak yeni ve kapsamlı araştırmalar, Giresun için yapılacak en hayırlı calışmalardan biri olacaktır. Gerek eskiye ait kültürel değerlerin kaybolmaması ve gerek kültürel gelişmenin sağlıklı devam edebilmesi için, bu tip araştırmaların yeni nesil üzerinde olumlu etki yapacağı kuşkusuzdur.

Cenaze

Ölüm olayında cenaze en kısa sürede evine getirilir. Gömülmeden önce cenaze bir gün evde bekletilir. Bu bekletme gurbette bulunan yakınlarının gelişlerini bekleme ve öleni son yolculuğuna uğurlamadan önce, evinde ailesi ile bir gece daha geçirmesini sağlama amacı ile yapılır. Bu süreçte cenaze yakınları ölünün başında ağlarlar. Bu ağlama çoğu zaman sesli, hatta feryat şeklinde olur. Ağlayanların sessiz ağlaması durumunda “yaşın yaşın ağladı”, sesli ve sözlü ve sözlü ağlaması halinde “dil döküp ağladı” tabiri kullanılır. Cenaze evine baş sağlığı için, yakınları ve komşuları gelir. Cenaze sahiplerine bir isteklerinin bulunup bulunmadığı sorarlar. Öldüğü andan itibaren genişçe bir odanın içinde ayakları kıbleye gelecek şekilde yere serilen bir yatağına yatırılır. Ölenin üzerine bıçak konur; kimi yerlerde ikinci gün yattığı yere taş ve su da konur. Bu işlemler sırasında çenesi ve ayakları bağlanır. Gözleri açıksa kapatılır. Bu işleme “teneşür’e vurma” denir. Teneşürde bulunan cenazenin etrafına halka şeklinde oturulur. Cenaze başında defin işlemi yapılana kadar yakınları nöbetleşe ağlayarak beklerler. Burada gelen talebe göre, ölünün yüzü açılarak ziyaretçilere gösterilir. Definden birkaç saat önce ölü din görevlileri tarafından alınarak “yuğuma kaldırılır”  yani yıkanır. Kadın cenazesinde ise bu işi kadınlar yapar. Cenazenin defni çoğunlukla öğlen namazına müteakip olur. Evin kapısından ayrılmadan önce, din görevlileri tarafından “kapı duası” denilen dualar okunur. Kılınan cenaze namazından sonra (eskiden ve hala kimi yerlerde cenazeye katılanlara “ıskat” denilen miktarı günün şartlarına göre ayarlanan parayla bir adet ekmek verilir.) cenaze omuzlar üzerine alınarak defnedilecek mezarlığa götürülür. Ölü, yakınları ve sevenlerinin gözetiminde ve kalabalık din görevlerinin katılımıyla toprağa verilir. Ölüyü kabire yakınları koyarlar ve mezar üzerine sırasıyla toprak atarlar. Defin işlemi bittikten sonra mezar başında bir saat civarında dua edilir ve Kur’an okunur. Böylece defin işlemi sona erer. Geleneklere göre cenaze çıkan evde bir hafta yemek pişirilmez. Genellikle komşular tarafından pişirilip getirilir. Defin işlemi bittikten sonra cenaze evine ziyaret başlar. Mahalli ağızda ziyarete gitme işlemine “yasa gitmek” veya “yas etmek” denir.