T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI GİRESUN İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Efsaneler

GİRESUN ÇEVRESİNDE SÖZLÜ ANLATMA GELENEĞİ

 

Doğu Karadeniz bölgemizin genelinde olduğu gibi Giresun ve çevresi de masal bakımından iç bölgelerimiz kadar zengin değildir. Ancak bu, Giresun ve çevresinde masal anlatılmaz demek değildir.  Ülkemizin diğer bölgelerinde olduğu gibi Giresun ve çevresinde de birçok masal anlatılmaktadır. Özellikle sahilden iç kesimlere doğru gittikçe masal anlatma geleneğinin yoğunlaştığını ve masal sayısının artığını gözlemleriz. Ne yazık ki bu masallar bugüne kadar derlenip-toparlanmış değildir. Her ne kadar bazı masallar çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış veya lisans tezlerinde veya derleme ödevlerinde kayıt altına alınmış olsalar da bunların yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Masal, “bir varmış bir yokmuş”, “evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir …varmış”, gibi tekerlemelerle başlayan, kahramanları bazen insan bazen hayvan bazen de olağanüstü yaratıklar olan, bilinmeyen bir zaman ve mekânda meydana gelen olayların anlatıldığı, dinleyenleri hem eğlendiren hem de eğiten ve genellikle kadınlar ve çocuklar arasında kendine has bir üslupla anlatılan bir sözlü anlatı türüdür.

Ülkemizin diğer bölgelerinde anlatılan masallarda olduğu gibi, Giresun ve çevresinde anlatılan masallar da muhteva açısından iyilik, güzellik, mertlik, yiğitlik, sadakat, doğruluk, dürüstlük, yardımseverlik, çalışkanlık, kadirşinaslık, cesaret, intikam, kin, nefret, kıskançlık, düşmanlık, tembellik, kötülük gibi bir insanı yücelten veya alçaltan değerleri işlerler. Bu itibarla masallar aynı zamanda halk arasında eğitimi sağlayan birer vasıta konumundadırlar.

GİRESUN EFSANELERİ

Efsaneler, kişi, olay ve yer adlarına bağlı olarak teşekkül eden, sözlü gelenek vasıtasıyla kişiler arasında yayılan, birçoğu olağanüstü unsurlar taşımasına rağmen esas vasfı inandırıcılık olan ve belirli bir şekil ve üslûbu olmayan şifahî halk kültürü ürünleridir.

Anadolu’da gezerken karşınıza çıkan her dağın, taşın, ovanın, kuşun, ağacın, köyün kasabanın, şehrin bir efsanesi vardır. Ülkemizin şirin illerinden biri olan Giresun’da da durum farklı değildir. Giresun ve çevresinde gezerken gördüğümüz her ulu ağacın, her taşın, her yerleşim yerinin, her evliya türbesinin, her kalenin, her dağın ve suyun nerdeyse bir hikayesi vardır. Bu bağlamda Giresun’un anlatmaya dayalı türler içinde en zengin olduğu türlerden birinin efsaneler olduğunu söyleyebiliriz. Bu zenginlikten dolayı Giresun efsaneleri iki Yüksek lisans tezine, birçok bilimsel çalışmaya konu olmuştur. Ayrıca bu zenginliğin en güzel göstergelerinden biri Prof. Dr. Saim Sakaoğlu tarafından hazırlanan  101Anadolu Efsanesi adlı esere beş ve 101 Türk Efsanesi adlı esere de bir Giresun efsanesinin seçilmiş olmasıdır.

Giresun ve çevresinde anlatılan efsanelere baktığımızda bunların büyük bir kısmının dini nitelikli olduğunu görüyoruz. Özellikle evliya menkıbelerine bağlı olarak anlatılan çok sayıda efsaneyle karşılaşmaktayız. Bunun yanında taşlar ve kayalar, yer adları, hayvanlar, olağanüstü yaratıklar, tabiat hadisleri, ağaçlar, tarihi olaylar, hazineler ve aşkla ilgili efsaneler anlatılmaktadır. Bu efsanelerin hepsine burada örnekler vermek böyle bir çalışmanın boyutlarını aşacağından ancak birkaç örnek vermekle yetineceğiz.

KOYUN BABA VEYA ADA BABA EFSANESİ

Rivâyete göre, Fatih Sultan Mehmet, Trabzon seferine giderken Şebinkarahisar’dan geçer. Ordusunun konakladığı yerde, bir ihtiyar sekiz-on kadar koyununu otlatır. Askerler yanına varıp, latife olsun diye, ihtiyardan kendileri için koyun kesmesini isterler.

İhtiyar hiçbir şey söylemeden koyunları kesmeye başlar, fakat koyunların sayısında hiçbir eksilme olmaz. Askerlerin tamamına yetecek kadar koyun keser ve onları doyurur.

            Askerler onun bir evliya olduğunu anlar ve ona karşı saygıda kusur etmeyip iltifatlarda bulunarak oradan ayrılırlar. Bu olay zamanla tüm çevrede duyulur.

            Zaman geçer ve ihtiyar ölür. Mezarı Kelkit Çayı’nın batı yakasında kalır. Yıllarca bu mezar dertlerine deva bulmak ve dileklerine erişmek isteyen insanlar tarafından ziyaret edilir. Ancak gerçek adı unutulduğu için ona “Koyun Baba” derler.

            Koyun Baba’nın türbesi ırmağın batı yakasındadır. Irmağın bu yakasındaki insanlar türbeyi rahat bir şekilde ziyaret edebilirler. Ancak ırmağın doğu yakasında yaşayan ve  türbeyi ziyaret etmek için yanıp tutuşan insanlar ise ırmağın geçit vermemesinden dolayı ziyaret edemezler ve bu  duruma çok üzülürler.

            Birkaç yıl sonra bölgede bir heyelan olur. Koyun Baba’nın türbesi de yerinden kayar. Tam ırmağın ortasında durur ve bir ada haline gelir. Bir süre sonra türbenin adı değişir ve Ada Baba olur. Irmağın suyu bir yıl türbenin sağından, bir yıl solundan akmaya başlar. Böylece her iki tarafında yaşayan insanlar, iki yılda bir de olsa, türbeyi ziyaret etme imkanına kavuşmuş olurlar.

Bu ziyaretler yakın zamana kadar böyle devam eder. Kılıçkaya Barajı yapılırken birkaç kişi Ada Baba’yı rüyasında görür. Baba onlara “Baraj yapıldığında sular altında kalacağım. Türbemin yerini değiştirmezlerse barajı yıkarım.” der. Bu rüyanın birkaç kişi tarafından görülmesi üzerine türbe nakledilmek üzere açılır. Mezarı açanlar bozulmamış bir ceset ve yanında da pek uzun olmamasına rağmen kalınca bir yılanla  karşılaşırlar. Bulunduğu yerden alınan ceset su altında kalmayacak bir yere defnedilir.  

ZUN EVLİYASI (SEYYİD MAHMUT ÇAĞIRGAN HAZRETLERİ) EFSANESİ

Alucra’nın Boyluca köyünde halk arasında Zun Evliyası denilen, Mahmut Çağırgan Hazretleri’ne ait bir türbe vardır. Burası çevrede en çok bilinen ve en fazla ziyaret edilen türbelerdendir. Yavuz Sultan Selim döneminde yaşadığı söylenilen bu muhterem zat ile Yavuz arasında ilk tanışmaları sırasında geçtiği söylenilen şöyle bir olay anlatılır:

Yavuz Sultan Selim, Trabzon’da şehzade iken bölgeyi köy köy gezerek orduya asker toplar. Gezdiği yerlerde her eve uğrayıp asker olabilecekleri yanına alır. Boyluca köyüne gelince, yedi kardeş olan Zun Evliyası’nın evlerine de uğrar. Bir odada toplanmış zikir yapan yedi kardeşi görür. Bunlara, “Biz asker bulamıyoruz, bunlar oturmuş zikirle meşgul oluyorlar.” diyerek kızar ve hepsini bir fırına hapsettirir.

Ertesi sabah ne olduklarına bakmaya vardığında, bunların sakallarının buz tutmuş olduğunu ve hiç müteessir olmadıklarını görür. Padişah bunların birer ermiş olduğunu anlar ve hepsinden özür diler.

HAMZA ŞEYH VE HACI İLYAS EFSANESİ

            Güce ve çevresinde yaşamış olan Hamza Şeyh, Hacı İlyas ve Hacı Mustafa’nın çevreyi irşat etmek için Horasan’dan gelmiş erenler olduğu söylenir. Hacı İlyas Gücü (Güce)de, Hamza Şeyh Sarı Yakup'da, Hacı Mustafa'da Kızıltaş köyünde yaşar.

            Kardeşlerinin hasretine dayanamayan Hamza Şeyh bir gün onların ziyaret için yola çıkar. İlk önce Güce’de bulunan Hacı İlyas'ın yanına gider. Kardeşini tarlada çift sürerken bulan Hamza Şeyh, mendilinde getirdiği sütü ağabeyi Hacı İlyas'a verir.

Elindeki yılanı da kırbaç olarak kullanan Hamza Şeyh, ağabeyine kardeşi Hacı Mustafa'yı nerede bulabileceğini sorar.

            Hacı İlyas kardeşinin gösterdiği kerametlerden, onun manevî yönden yüksek bir mertebede olduğunu anlar. Çift sürmekte olan Hacı İlyas, kendisinin de keramet sahibi olduğunu göstermek için tek eliyle sabanla birlikte öküzleri de kaldırarak kardeşi Hacı Mustafa'nın köyünün yolunu gösterir.

ŞIH MUSTAFA VE AKKOYUNLU PADİŞAHI EFSANESİ

              Akkoyunlu padişahı 40 atlısıyla birlikte Şebinkarahisar’a giderken Şıhlar köyüne uğramış. Bu sırada Şıh Mustafa yol üstünde bulunan tarlasında çift sürüyormuş. Padişah yanındakilerle birlikte Şıh Mustafa’nın yanına vararak selâm verip, “Kolay gelsin, ürünün bereketli olsun ya Şıh Mustafa” der.

            Şıh Mustafa “Hoş geldin devletlu padişahım.” deyince, padişah, “Benim padişah olduğumu nereden bildin?” der. O da “Siz benim Şıh Mustafa olduğumu nasıl bildiyseniz ben de öyle bildim.” der.

Padişah ve kırk atlısı atlarından inerler. Padişah, Şıh Mustafa’ya, “Biz ve atlarımız açız. Bizi ve atlarımızı doyuracaksın.” der.

            Şıh Mustafa tarlaya ektiği tohum torbasından bir avuç arpa alıp, kırk atı tek tek yemler. Avucunda artan yemi de tekrar tohum torbasına koyar.

Padişah kendileri için de yemek ister.

              Şıh Mustafa yanında bulunan oğlundan hemen evinden el değirmeni ile ekmek sacını ister. Ekmek sacı ve el değirmeni geldikten sonra bir avuç arpayı sacın üzerinde kavurur. Kavurduğu arpayı el değirmeninde çekerek helle denilen bir un çorbası pişirir. Çorbayı üç dört kişilik bir kapta yapmasına rağmen, kırk kişiye yeter de artar bile.

            Yemekten sonra Akkoyunlu padişahı “Tanıt kendini ya Şıh Mustafa” der. Şıh Mustafa yanında duran mereğe (ot yığını), “Dön ya merek!” der ve merek dönmeye başlar. “Dur ya merek!” der, merek durur. Bu olaydan sonra burası “Dönme Merek” diye anılır. 

            Şıh Mustafa’nın bir evliya olduğunu gören Akkoyunlu padişahı “İste benden  ne istersen ya Şıh Mustafa” der. Bunun üzerine Şıh Mustafa Şıhlar köyünün kendisine verilmesini ister. Padişah da “Bundan sonra  Şıhlar köyü Şıh Mustafa’nındır.” diyerek bu köyü Şıh Mustafa’ya verir.

KELETE DEĞİRMENİ EFSANESİ

Kelete, Çanakçı ilçesine bağlı bir dağ köyüdür. Oldukça sarp dağların arasında kalan ve bir derenin vadisinde kurulmuş olan bu köyde bir değirmenle ilgili olarak şöyle bir efsane anlatılır.

Kelete’de bulunan değirmene geceleri kimse gidemez. Zira geceleri sürekli olarak değirmenden davul zurna sesleri gelir. Hiç kimse gidip de bakmaya dahi cesaret edemez.

Köyden Hüseyin diye birisi, bir kış günü avdan dönerken tipiye yakalanır. Bu tipi de evine gitmesi imkânsızdır. Çevrede tek sığınılabilecek yer değirmen olduğundan, mecburen buraya sığınmaya karar verir. Bildiği sureleri okuyarak değirmene girer.

İçerde yeşil yüzlü, insana benzeyen bazı yaratıklar eğlenmektedirler. Yanlarına varıp “Selâmün aleyküm.” der. Bu yaratıklar Müslüman olduklarından Hüseyin’in selâmını alırlar. Onu bir köşeye oturturlar. Hüseyin bu yaratıkların ayaklarının ters olduğunu fark edince bunların cin olduğunu anlar ve daha çok korkmaya başlar.

O sırada cinler kendi aralarında tartışmaya başlarlar. Buradaki cinlerin içinde kafir cinler de varmış. Bu cinler, sırlarını ve yaşantılarını öğrendiği için Hüseyin’i öldürmeleri gerektiğini savunuyorlarmış.

Diğer cinler Hüseyin’in selâm verdiğini yani Müslüman olduğunu, bu yüzden onu kesinlikle öldürmeyeceklerini söylerler. Bu sırada kafir cinlerden biri Hüseyin’e ucu közleşmiş bir odunla vurmaya çalışır. Hüseyin kaçar ve tüfeğine mermi yerine bir ekmek parçası koyarak ateşler. Cin vurulup yere düşer. Bütün cinler feryat edip vurulan cinin başına toplanırlar. Bu arada cinlerin reisi gelir. Bu cin de Müslüman bir cindir. Olanları dinler ve Hüseyin’e hak verir.

Gece yarısına doğru tipi diner, hava açılır ve ay doğar. Yollar aydınlandığı için Hüseyin evine gitmeye karar verir. Cinlerin reisinden izin ister. Reis gördüklerini başkalarına anlatmamasını isteyerek, bir miktar kömür hediye ettikten sonra Hüseyin’e gitmesi için izin verir.

Evinin yolunu tutan Hüseyin, “Bunlardan ne olacak.” diye cebindeki kömürleri çıkarıp atar. Evine gelince çok yorgun olduğu için hemen yatar.

Ertesi sabah ceketini giydiğinde cebinde kocaman bir altın bulur. Kömürler altın olmuştur. Diğer kömürleri attığına pişman olur. Geçtiği yollara tekrar bakar, fakat kömürler ortalıkta yoktur.

Bu olaydan sonra Hüseyin başından geçenleri ve değirmende gördüklerini başkalarına anlatır. Bunun üzerine cinler bir daha o değirmende görülmez, davul zurna sesi de kesilir.

HAMZA TAŞI EFSANESİ

Karadeniz’in üzerinde insan yaşamına elverişli tek adası Giresun Adası’dır. Bu ada Gemilerçekeği mahallesinin tam karşısında yer alır. Karadeniz’in üzerinde insan yaşamasına uygun tek adası olan bu adayla ilgili olarak birçok hikâye anlatılmaktadır. Bu hikâyelerden biri de adanın doğusunda bulunan ve hemen hemen bütün Giresunlular tarafından bilinen bir taşla ilgilidir. Memleketimizdeki birçok taş gibi bu taşın da ismiyle ilgili olarak ilginç bir hikâyesi vardır.

Çocukları olmayan bir karı-koca mayıs ayının yedisinde (20 Mayıs) Aksu deresine giderler. Derenin denize döküldüğü yere gelip yedi çift taşı suya atarlar. Orada abdest alıp büyük bir sacayağının üzerinden atlarlar. Sonra bir sandala binip adanın etrafını yedi defa dolaşırlar. Adaya çıkıp orada bulunan bir taşın etrafında da yedi defa dolaşıp oradaki bir suda ellerini yüzlerini yıkarlar. Bu işi de bitirdikten sonra aynı sandalla karaya çıkarlar.

Evlerine gelince Allah’a yalvarırlar, kurban keserler. Duaları kabul olur. Bir yıl geçmeden nur topu gibi bir erkek çocukları olur. Sevince boğulan anne-baba çocuklarının adını Hamza koyarlar.

Kerametin taşta olduğuna inanan halk, çocuğun adından dolayı adadaki bu taşa Hamza Taşı adını verirler. Bugün bile çocuksuz aileler bu taşı ziyaret edip, dualarının kabul olması için Allah’a yalvarırlar. 

GELİN KAYA EFSANESİ

Çanakçı’ya bağlı Akköy’de Gelinkaya denilen bir kaya vardır. Bu kaya yanına gidildiğinde başına taç giymiş bir geline benzemektedir. Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi bu kayayla ilgili olarak da çeşitli efsaneler anlatılır. Bunlardan biri şöyledir:

Çok eskiden Akköy’de bir kız ve bir oğlan birbirlerini severler. Oğlan ne kadar ısrar ettiyse de anası kızı oğluna almak istemez. Araya eşin dostun girmesi sonucu kadın zoraki oğlunun sevdiği kızı ister ve oğluna gelin alır. Gelinini hiç sevmeyen kaynana ona her gün en ağır işleri yaptırarak eziyet eder.

Bir gün sabahtan öğleye kadar evde çalışan gelini, kaynanası öğleden sonra da köyün yukarı kısmında olan meraya inek otlatmaya gönderir. Gelin ineği otlatırken oturduğu yerde yorgunluktan uyuya kalır. Uyandığında akşam olmak üzeredir. Telaşla kalkıp ineği arar, fakat inek ortalıkta yoktur. İneği bulamayınca kaynanasından çok korkan gelinin telaşı daha da artar.

“Belki etrafta bir yerdedir.” diye ineği aramaya başlar. Bu arada hava iyice kararır ve etraftan kurt ulumaları gelmeye başlar. İyice korkan gelin, ellerini açarak, “Allah’ım beni ya taş et dondur ya da kuş et uçur.” diye yalvarır. Gelinin ilk dileği kabul edilir ve olduğu yerde taş kesilir.

            KURU ÇAY EFSANESİ

            Espiye’nin Akkaya köyünün arkasında Kuru Çay denilen bir dere vardır. Buraya Kuru Çay denmesiyle ve bu çayın kurumasıyla ilgili olarak şöyle bir efsane anlatılır:

            Bu çay eskiden yedi değirmeni döndürecek kadar bol suya sahipmiş ve bugün Kuru Çay denilen yerden akıyormuş. Bir gün çocuklu bir kadın buradan geçerken kadın suyun içine düşer. Kadın kendisini kurtarır fakat çocuğu su alır götürür. Bunun üzerine kadın göğüslerini keserek suya atar ve dereye “Sen benim çocuğumu alarak beni kuruttun. Allah da seni kurutsun!” diyerek beddua eder. Kadının duası kabul olur ve çay o anda olduğu yerden batarak suları kurur. Bu olaydan sonra halk buraya “Kuru Çay” der.

DOKUZOĞUL EFSANESİ

Dokuzoğul, Bulancak’ın Erikli köyünde bir yerin adıdır. Bu yerin ismiyle ilgili olarak halk arasında şöyle bir efsane anlatılır:

Bugünkü Dokuzoğul mevkiinde bulunan büyük bir meşe ağacının altında çocuksuz bir aile yaşarmış. Bunlar, yıllarca çocuklarının olması için bu meşe ağacının altında Allah’a yalvarmışlar. Duaları Allah tarafından kabul edilmiş ve dokuz tane erkek çocukları olmuş. Bu dokuz çocuk burada büyümüşler. Bir gün ak sakallı bir ihtiyar bu ailenin yanına gelerek, odun taşımak için çocuklardan birini istemiş. Adam çocuklarına kıyamadığından onları gönderemeyeceğini fakat kendisinin yardım edebileceğini söylemiş. İhtiyar hiçbir cevap vermeden oradan ayrılmış. Bir süre sonra bu adamın dokuz oğlu da bilinmeyen bir sebepten dolayı ölmüşler. Adam dokuz çocuğunu da buradaki meşe ağacının altına gömmüş. Bundan sonra da halk buraya dokuz oğul demiş.

Bugün burası halkın dualarının kabulü için uğradığı yerlerden biridir. Çeşitli hastalar, evlenemeyen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, bereket ve şans dileyenler, isteklerine kavuşmak için burayı ziyaret edip burada dua ederler. Eskiden burada bulunan meşe ağacının köküne ve dallarına mendil veya yamalık bağlamak; mezara para atmak adetken artık bunlar kalkmış durumdadır.

ELİK KEÇİ EFSANESİ

            Keşap’ın Yolağzı köyünde eskiden beri insanlar ava çok düşkündür. Burada hâlâ av deyince kimse yerinde duramaz. Bu köyde bir akşam yedi arkadaş sabahtan ava gitmeyi karalaştırırlar. Bunlardan biri o gece şöyle bir rüya görür:

            Kızanca da yatan şehit karşı tepelerin birinde yatan bir evliyaya seslenerek, “Köylüler sabahtan ava gitmeye karar verdi. Ne yapalım?” diye sorar. Evliya, “Boynuzu kırık, sağ gözü kör tekeyi kurban verin, gitsin.” der. Ardından Kızanca’daki şehit, “Bir tekeye kanmazlarsa ne yapalım?” diye sorar. Bunun üzerine evliya, “Bir tekeye kanmazlarsa, kar çığını koy verin gitsin.” der.

            Bu rüyayı gören kişi ava gitmekten vazgeçer. Sabahleyin rüyasında gördüklerini arkadaşlarına anlatır ve onlara da gitmemelerini söyler. Bunun üzerine bir kişi daha ava gitmekten vazgeçer. Kalan beş arkadaş ava giderler. Dağa vardıklarında önlerine bir teke çıkar ve tekeyi vururlar. Tekenin yanına vardıklarında, boynuzunun kırık, sağ gözünün de kör olduğunu görürler. Arkadaşlarının rüyasının çıkması üzerine, beş kişiden ikisi ava devam etmeyerek geri döner.

            Kalan üç arkadaş ava devam eder. Bunlar gördükleri bir elik keçiye tam ateş edecekleri sırada üzerlerine gelen bir çığın altında kalarak ölürler.